Toplumsal Ekoloji Grubu
Anasayfa > Makaleler > Küreselleşme > Küreselleşme, Yerel Yönetİmler ve Sol
Pazartesi, 25 Mart 2019
 
 
Küreselleşme, Yerel Yönetİmler ve Sol E-posta
Yazar Şadi İdem  
Perşembe, 20 Temmuz 2000

1980'lerin başından itibaren hızlanarak ilerleyen küreselleşme sürecinde kapitalizm neo-liberal iktisadi uyum yasalarını "uyumun toplumsal boyutları" nı hafifletecek toplumsal-politik kurum ve ilkeler ile tamamlamaya çalışıyor.

İktisadi uyum yasalarının vahşiliğine karşılık politik uyum yasaları olarak adlandırabileceğimiz bu yasaların öne sürdüğü kurum ve ilkeler kapitalizmin "insani vechesi" olarak sunulmaktadır. Bu şirin ve yaldızlı ambalajın üstünü hafifçe kazıyınca serbest piyasanın o bildik yüzüyle karşılaşırız; Kar maksimizasyonu ve sermayenin sınırsız, kuralsız yayılımı amacıyla halkların ve doğanın fütursuzca yok edilip tüketilmesi. Tüm bu politik ilkelerin ve taleplerin ne için, kimin için olduğu sorusunu sorduğumuzda tek bir yanıt alırız: çok uluslu şirketler ve sermaye için kalkınmanın "sürdürülebilir kalkınma" adı altında sorgusuz süalsiz bir şekilde devam ettirilmesi .

Küresel kapitalizm bu taleplerini, halklara uluslar arası kurumları ve anlaşmaları  ile dayatmaya başlamıştır. Bretton Woods kuruluşları olarak bilinen IMF ve Dünya Bankası burada devreye giriyor. Çok uluslu şirketlere ve imperyal ulus devletlere yeni pazarlar, serbest bölgeler ve ucuz emek gücü yanında sınırsız hammaddeyi temin etmenin yollarını bu kuruluşlar sağlamaktadır. Ekonomik yeniden yapılanma ile ülkelerin tüm kaynakları ve potansiyelleri küresel sermayeye sunulur. Ardından sosyal harcamalar kısılır, kazanılan haklar teker teker ortadan kaldırılır, ücretler enflasyondan arındırılır, işsizlik, açlık ve yoksulluk artar, doğanın geri dönüşümsüz tahribi ve devletlerin halklar üzerindeki baskısı kristalleşerek yoğunlaşır. Kapitalizm, halkların serbest piyasaya uyumlarının toplumsal boyutlarını ve çıkmazlarını görünmez kılmak için demokratikleşmenin bir ön koşulu olarak serbest piyasanın varlığını  ileri sürer. Demokratikleşmek için ödenmesi gereken diyetler vardır. Her şeyin demokratikleşme, refahın arttırılması ve yoksulluğun ortadan kaldırılması adına yapıldığı ileri sürülür. Tüm bu amaçları gerçekleştirmek için tek bir anahtar kelime vardır: son zamanlarda "sürdürülebilir kalkınma" olarak ifade edilen "kalkınma".

Burada daha çok "politik uyum yasaları" olarak adlandırdığım ilkelerden ve bu ilkeleri gerçekleştirmek için kapitalizmin hangi kurumları ve kuruluşları hangi amaçlar için kullanmayı düşündüğünden bahsetmeye çalışacağım. Özellikle son on yılda düzenlenen çeşitli uluslar arası toplantılarda -Habitat toplantıları, Gündem 21 gibi- ve de son yıllarda Dünya Bankası'nın düzenlediği "kalkınma" raporlarında adı geçen kavramlardan, kurum ve kuruluşlardan söz edeceğim . Bunlar; desantralizasyon olarak dillendirilen adem-i merkezileştirme ya da yerinden yönetim, yerel yönetimler-belediyeler, demokratikleşme, katılım, iyi yönetim-yönetişim, sivil toplum kuruluşlarıdır.

Yazının ilk bölümünde  kapitalizmin bu kavram, kuruluş ve kurumlara hangi anlamları yüklediğini ve nasıl kullanmak istediğini; ikinci bölümde ise bu kavram ve kurumların "sol" için neler ifade ettiğini ve etmesi gerektiğini açıklamaya çalışacağım.

Küreselleşme uluslar ötesi kurum, kuralları ve antlaşmaları ile piyasa ekonomisini dünyanın en ücra köşelerine dek yayarken, belirlenmiş kurallar ve ilkeler ile halkları yönetmenin yöntemlerini de geliştirmektedir. Yerel yönetimlerde adem-i merkezileştirme ve demokratikleşme adı altında bunu uygulamaya başlamaktadırlar. Sermayenin kentlerin adem-i merkezileştirilmesinden anladığı, devletin kurumlarının, merkezi hükümetin yerele kaydırılmasından ibarettir.  Yerel yönetimlere verilen yetki aktarımı ve özerklik sadece sözde kalmaktadır. Uluslararası ve ulusal sermayenin serbest piyasa ekonomisi kuralları çerçevesinde belirledikleri yetkilerin kullanılması dayatılmaktadır. Türkiye'de yerel yönetimlere verilen sözde yetkiler ve özerklikler merkezi hükümetin yerel kurumlarının veya temsilcilerinin vesayeti altındadır. Şunu net olarak ifade etmek gerekir ki; sadece kentlerin  adem-i merkezileştirmesi ile her şeyin daha iyi olacağını söylemek koskoca bir aldatmacadır. Hatta Osmanlı gibi büyük imparatorluklar periferindeki yerleşim yerlerini daha iyi kontrol altına alabilmek ve yönetebilmek için çoğu zaman yerel yönetimleri kullanmışlardır. Merkezi hükümetin temsilciliklerini yerele yayması ve  yerelde en yetkili makam olarak tayin etmesi en sık kullanılan yöntemlerdi. Ancak şunu da çok iyi biliyoruz ki bahsedilen yerel yönetim modeli aslında merkezin yerelleşmesinden başka bir şey değildir. Oysa tarihte yerel yönetimler, özellikle de  halk meclislerinden oluşan belediye konfederasyonları yerleşimlerindeki yurttaşlar için özgürlük alanları olarak işlev görmüşlerdir.

Küreselleşmenin ulus-devletlere biçtiği yeni görevlerden biri,  belki de en önemlisi, sermayenin serbestçe güven içinde var olmasının ve yayılmasının koşullarının her şeye rağmen sağlanmasıdır. Burada bahsettiğim "her şey", sermayenin ve piyasa ekonomisinin gelişimini engelleyecek ya da yok edebilecek tüm muhalif güçleri içermektedir. Habitat, Gündem 21 ve Dünya Bankası'nın yayınlarında yerel yönetimlerin bu amaç doğrultusunda kullanılmasının planlandığı, hatta dünyanın pek çok yerinde bunun uygulandığı biliniyor. Küresel kapitalizm için yerel yönetimler artık yabancı sermayenin giderek daha fazla pay aldığı alanlar haline gelmiştir

1980'lerin başından itibaren tüm dünyada esen neo-liberal politikalar sonucu devletin elini ekonomiden ve sosyal görevlerinden çekmesi, uluslar arası sermayenin ve çok uluslu şirketlerin yükselişiyle çakışır. Ancak bu gelişim ulus-devletin yok olduğu ya da etkisizleştiği anlamına gelmemektedir. Hatta bazı ulus-devletler şimdiden imperyal boyuta kavuşmuşlardır. Diğerlerinin ise bölgelerinde çok uluslu şirketlerin ve imperyal ulus- devletlerin çıkarlarını koruyup kollamak için daha baskıcı olacaklarını söyleyebiliriz.

Küreselleşmenin ulus-devletlere biçtiği görevlerin yanında yerel yönetimlere de yeni görevler biçtiği dikkati çekmektedir. Bir yandan kamu gelirlerinin ve kredilerinin kısılmasını diğer yandan yatırım alanlarını genişletilmesini teşvik ederek belediyelerin yabancı sermayeye ve özel sektöre açılmasının koşullarını yaratmaktadır. Kredilendirme ve teşviklerle borç batağına çekilen yerel yönetimler ilk önce ekonomik ardından da politik alanlarını sermayenin yönetimine dahil etmektedirler.

1980'li yıllar dünyada ve Türkiye'de neo-liberal politikaların hızla uygulanmaya başladığı yıllardı. 80'li yıllarda refah devleti uygulamaları giderek geriletildi. Bu açıdan pek uzağa gitmeye gerek yok. Türkiye’de 1980’den sonraki dönemi incelediğimizde pek çok ip ucuyla karşılaşırız. 12 Eylül yönetiminin de baskısı altında bu olaylar çok daha rahat yürürlüğe kondu. Bu süreçte yerel yönetimler dış kredi kullanan kamu birimlerine dönüşmeye başladılar. Giderek yerel yönetimler her yıl aldıklarından daha fazla parayı faiz ve ana para ödemesi olarak vermeye başladılar. Dış borç yerel yönetimlerin yaşamında önemli bir unsur olarak yer almakla kalmadı, çalışma biçimini doğrudan etkilemeye başladı. 1986 yılına kadar yerel yönetim yatırımları %100 oranında kamu kredisi ile finanse edilirdi. İller Bankası'nda oluşan fon bu amaçla kullanılırdı. Yerel yönetimler yatırım yapmak istediklerinde oraya başvurur, uzun vadeli ve çok düşük faizli krediler kullanırdı. Borçlar çoğu zaman silinir ya da  ertelenirdi. Son on beş yılda kamu desteğinin kısılması ve çeşitli yasal uygulamalar sonucu yerel yönetim kredileri içinde kamu kredisi oranı hızla geriye çekildi. Yatırım finansmanında kamu kredisinin geriye çekilmesi ile boşalan yeri özel sermaye kredisi aldı. 1985-95 yılı ortalamasına baktığımızda şunları görürüz: yerel yönetimlerce kullanılan kredilerin %13'ü kamu kredisidir, %20'si yerli ticari banka kredisidir, %67'si yabancı banka kredileri ya da dış kredilerdir. Yabancı kredi alanı %70 oranındadır. Son 5 yılda ise bu oranlarda giderek artış oldu.

Sonuçta yerel yönetimler yatırım kapasitesi ve yetenekleri bakımından  güçlendirildi ancak bu güçlendirmeye karşılık kamu kredi desteği en aza indirildi, gelir yaratma kaynakları sınırlandırıldı ve böylelikle yerel yönetimler uluslar arası finans piyasalarının eline teslim edildi. Ve kamu sektörünün de yavaş yavaş geri çekilişi özel sektöre daha fazla hareket imkanı tanıdı. Yerel yönetimlere daha fazla özerklik verildiği söylenirken bir yandan da ekonomik alandaki denetleme gücü teker teker ellerinden alınıyordu: örneğin ilk olarak birinci ANAP hükümeti zamanında belediye meclislerinin elinden ekmek fiyatı belirleme yetkisi alındı. Ardından kar haddi belirleme yetkisi tümüyle kaldırıldı. Adana Belediyesi örneğinde olduğu gibi, vergi toplama, bütçe, muhasebe gibi temel işler dahi hizmet sözleşmesiyle ihaleye çıkarıldı. Belediyelere ait işletmeler önceden kiralanırken, şimdi işletme devri yoluyla verilmeye başlandı.

Küreselleşme ile belediyelerin kredi yapısındaki önemli değişikliklerin yanı sıra ikinci değişiklik ise yatırım yapısında gerçekleşti. Bu gün belediyelerin gerçekleştirdikleri içme suyu yatırımlarının %30 oranında dış krediyle karşılandığını görüyoruz. Kanalizasyon yatırımlarının %68'si, katı atık denilen çöp işlerine yönelik yatırım alanında yapılan yatırımların %76'sı dış krediyle gerçekleştiriliyor.

Borçlanmanın genel karakterine baktığımızda da aynı tablo ile karşılaşırız. Belediyelerin aldıkları dış kredilerin %45'i uluslar arası ticari bankalardan, geriye kalanı devletlerden ya da IMF, Dünya Bankası, Avrupa Yatırım Bankası gibi uluslar arsı kuruluşlardan alınan kredilerdir. Böylelikle temel yatırımlar ve hatta hizmetler dış kredi oranı yüksek olan yatırımlar, uluslararası ihale sistemi ve küresel kapitalizm kuralları ve kuruluşlarının çizdiği çerçevede gerçekleştiriliyor.

Birkaç örnek verecek olursak; örneğin 17 Ocak 1993 tarihli Resmi Gazete'de Türkiye Cumhuriyeti hükümeti ile Almanya Federal Cumhuriyeti arasında iki sayfalık ikili uluslar arası mali bir anlaşma yayınlandı. Bu anlaşmaya göre Almanya Türkiye'ye uygun koşullarda kredi veriyor. Toplam 110 milyon mark. Bu paranın nereye ne kadar verileceği belirlenmiş. Devlet Demiryolları'nın satın alacağı demiryolu malzemelerinin finansmanı için 3 milyon mark, Ankara su Dağıtım Projesi dördüncü aşaması çerçevesinde mal hizmetleri için 48 milyon mark, Orhaneli bacaağzı arıtma tesisi projesi için 45 milyon mark, ASKİ Biogaz Projesi için 14 milyon mark, sanayi alanında çevre koruma tedbirlerine 5 milyon mark ayrılmış. Anlaşma bu genel hatları çizdikten sonra bu beş konu için; “ilgili kuruluşlarla bu parayı verecek KFW oturup anlaşma yapacak” deniyor.

Bu anlaşma çerçevesinde 4 yıl sonra yani 1997'de Resmi Gazete'de Ankara Büyükşehir Belediyesi ile KFW arasında Biogaz Projesi için yapılan anlaşma yayınlandı. Çeşitli teknik ayrıntıların yer aldığı anlaşma bu sefer oldukça kalın. Ne iş yapılacağı ve nasıl yapılacağı ayrıntılandırılmış. Sonra KFW diyor ki, “ben bu parayı vereceğim ama bazı koşullarım var. Bütün ihaleler beraber yapılacak, ASKİ ile KFW projenin her aşamasında ortak hareket edecek. ASKİ her altı ayda bir su ve kanalizasyon tarifelerini gözden geçirecek ve gerekiyorsa arttıracaktır.” Biogaz arıtma tesisinin kuruluşu için verilen proje, Ankara'da yaşayan halka sunulan bu kamu hizmetinin fiyat belirleme gücünü tekeline alıyor. Bu anlaşma ile beraber Ankara Su ve Kanal Sistemi'nin tümünü ilgilendirmeyen bu proje, Ankara ASKİ'si nin elindeki su ve atık su hizmetlerinin bedelini belirleme gücünü ipotek altına alıyor.

Aynı şekilde fakat bu sefer başka bir boyutta Dünya Bankası'nın küresel sermayenin çıkarlarını nasıl hizmet ettiğine bakacak olursak: Bursa Entegre Çevre Projesi'ni ve Antalya Su ve Çevre Projesi'ni örnek olarak verebiliriz. Dünya Bankası Bursa Büyükşehir Belediyesi ile 1993 yılında Entegre Çevre Projesi için bir anlaşma yaptı. Bu proje suyu, arıtma tesislerini, kanalı ve katı atık tesisleri vs. gibi tüm tesisleri içeren büyük bir proje idi. Dünya Bankası projenin tamamını karşılayacak para vermedi, sadece %10 kadar bir bölümünü karşılayacak kadar borç verdi. Bu borç uygun faizli ve geri ödemesi kolay bir kredi idi. Anlaşmayı yaparken dedi ki: “Bursa Büyükşehir Belediyesi ve garantörü TC Devleti hükümeti, bu projenin tamamlanması için gerekli kalan kısmı bulacaktır. Dünya Bankası kendisine yardımcı olmayı taahhüt eder.” Böylelikle Dünya Bankası projeyi başlatır ve projenin tamamlanması için uluslar arası para piyasalarını adres olarak gösterir, oraya gidilmesini garanti altına alır. Böylelikle uluslar arası sermayenin koruyucu şemsiyesi görevini bu şekilde başarır.

Aynı modelle Antalya’da da karşılaşırız. 1995 yılında Dünya Bankası aynı yöntemi kullanarak Antalya Büyükşehir Belediyesi Su ve Çevre Projesi’ni imzaladı. Şu anda Antalya’nın su ve atık su hizmetleri bir Türk firması olan ENKA ile birlikte Lyonnaise des Eaux adlı Fransız kökenli ulus ötesi bir şirketin elindedir. Bu uluslar arası şirket şu anda Antalya’nın su ve atık su hizmetlerini ENKA konsorsiyomu tarafından yönetiyor.

Şimdi de Dünya Bankası’nın 1999-2000 Dünya Kalkınma Raporu’ndaki yerel yönetimler ve desantralizasyon ile ilgili bölüme şöyle bir göz atalım:

 *Raporda küreselleşme sürecinde oluşan yeni dinamiklerden bahsediliyor. Ve ulus-devletlere bazı öğütlerde bulunuluyor: “21. Yüzyılda büyümenin meyvelerini toplayabilmek bakımından, ulusal hükümetlerin hem ulus-üstü hem de yerel düzeylerde kurumlaşma yoluna girmeleri gerekmektedir” deniyor. Aslında bu öğütte küreselleşmenin yerel yönetimlere bakışını açık bir şekilde görebilmekteyiz. Halkların kendi kendilerini yönetebilecekleri ve kendi hayatlarının her düzeyine özgürce müdahale edebilecekleri kurumsal yapılar yerine doğrudan devletin –merkezi yönetimin- her şeyiyle yerelleştirilmesi kastediliyor. Bu ise adem-i merkezileştirme adı altında yapılıyor.

 *Raporda “desantralizasyonun önde gelen amacı, geniş gruplar yelpazesini formel, kural-tabanlı bir pazarlık süreci içerisinde bir araya getirmek yolu ile, siyasi istikrarı muhafaza etmek ve şiddet içeren türden çatışma riskini azaltmak” olarak tanımlanmaktadır. Ardından hemen oyunun kurallarının önemini hatırlatıp, politika oluşturma sınırlarını belirlemektedir.

 * “Etkili organizasyonlar ve organizasyonları etkili kılan “kurumlar”dan oluşan sağlam bir temel, kalkınmanın gerekli ön koşullarından biridir. Burada “kurumlar”deyimi ile kast edilen, birey ve organizasyonların davranışı ile birlikte, tüm ilgili taraflar arasındaki müzakere/pazarlık usullerini düzenleyen kurallardır. Daha açık ifade edersek......ulusal ya da uluslar arası anlaşmalar veya kamu-özel ortaklık sözleşmeleri” ile belirlenecek kurallar çerçevesinde oyun oynanacaktır. Görüldüğü gibi demokrasi, özgürlük, yerinden yönetim adı altında düpe-düz tüm özgürlükler ve kazanımlar ayaklar altına alınmaya çalışılıyor. Üstelik şimdiye kadar “sol”un ve özgürlükçü hareketlerin kullandığı terimler, kavramlar ve kurumlar ile insanlar buna alet edilmeye çalışılıyor. Kısacası iyi yönetim-yönetişim adı altında insanlar kendi sömürülerine alet edilmek isteniyor.

 *Küreselleşme “sol”un kullandığı kavramları alıp tarihsel ve politik içeriğini boşaltıp, halkları manipüle etmek, tahakkümü ve sömürüyü meşrulaştırmak için kullanıyor. Demokratikleşmeden ayrılamayacak olan desantralizaston (adem-i merkezileşme) sadece kalkınmanın sürdürülebilmesi için kullanılması gereken bir strateji olarak algılanıyor.
 
*Kısacası küreselleşme sürecinde küresel kapitalizm toplum yaşamını bir işletme yaşamına, yurttaşı ise kalite çemberlerindeki işçi ya da personele indirgiyor. Hal böyle olunca yaşamın anlamı da kendisi de ekonomik bakış açısı ile istila ediliyor. Tek meşru amaç kar elde etme ve neye mal olursa olsun kalkınma. İnsani değerler ise sadece kalkınmanın sürdürülmesi  amacıyla “uyumun toplumsal boyutlarının” üstünü örtmek için kullanılan yaldızlı bir peçe halini alıyor.
    

 ***

Yaldızlı peçeyi kaldırmak tek başına sorunları çözmez. Bu kısımda daha çok yerel yönetimlerin özellikle de belediyelerin “potansiyel” olarak ne  kadar önemli olduklarını anlatmaya çalışacağım. Burada dile getireceklerimin küreselleşen kapitalizm karşında oluşacak muhalif bir devrimci hareketin de mutlaka enternasyonalist olması gerektiğini öne çıkarması gerektiğini vurgulamak istiyorum.

Yerel yönetimler, demokrasi, adem-i merkezileştirme gibi kavramları ve kurumları sırf bugün kapitalizm kullanıyor diye solun bu kavram ve kurumlardan vazgeçmesinin doğru olduğunu düşünmüyorum. Aksine bence, kapitalizmin içeriğini boşaltarak toplumsal yaşamda olduğu kadar politik ve ekonomik alanda da etkisizleştirmek istediği bu kavramlara sahip çıkmak gerektiğini düşünüyorum. Zira devrimler tarihine bir baktığımızda bu kavramların yerlerinin doldurulamayacak içerikte ve etkide olduklarını ve hemen hemen her toplumsal devrimde daha fazla özgürlük, adalet, kardeşlik ve karşılıklı yardımlaşma duygularıyla beslendiğini görmekteyiz.

Bugün bize düşen görevin farkına varmalıyız. Küreselleşen dünyada küreselleşenin emekçiler, halklar ve yurttaşlar değil sadece sermeye olduğunu görmeliyiz. Vahşi doğası ve toplumsal yapısıyla biosferimizin tamamının büyük bir tehdit altında olduğunu kavramalıyız. Tüm bunları kavramak  olayın önemli bir kısmını oluşturmakla birlikte maalesef sorunun ortadan kaldırılması için yeterli değildir.  Kapitalizm tarafından yok edilen yaşamlarımızı yeniden almak ve yeni baştan kurmak istiyorsak ütopyamızı yeniden kurmalı ve bu uğurda mücadele etmeliyiz. Ancak şunu da çok iyi biliyoruz ki artık şimdiye kadar solun kullandığı pek çok yöntemi, örgütlenme biçimini, mücadele içeriğini ve araçlarını yeniden tanımlamamız gerekmektedir.

Bu anlamda yeni bir “politik alan” oluşturmanın  elzem olduğu bir döneminde olduğumuzu düşünüyorum. Bu doğrultuda  aşağıdaki önerilerimin küresel kapitalizme karşı enternasyonalist bir mücadelenin mantığı içinde kavranması gerektiğini düşünüyorum. Söyleyeceklerim aslında hiç de yabancı olamadığınız şeylerden oluşmaktadır. Bu yazının bu uğurda bir tartışmayı alevlendireceğini umuyorum.

Eğer toplumsal dönüşümü hedefliyorsak yerel yönetimleri göz ardı etmemeliyiz. Hatta bu misyonda yerel yönetimlerin -burada özelikle belediyelerden bahsediyorum- potansiyel olarak özgürlükçü kurumlar olduğunu düşünmekteyim.

Bu anlamda yaratacağımız toplumda insanlığın kendini bireysel ve kolektif olarak yaşamın tüm alanlarını kontrol altına alabilecek şekilde yönetmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu da kaçınılmaz olarak toplumdaki her bireyin, toplum ve kendisi ile ilgili her türlü konuda doğrudan söz sahibi olması demektir. Böyle bir toplumda siz de takdir edersiniz ki; güç bazı sınıfların, elit tabakanın veya partinin elinde değil ancak halka yayıldıkça anlamlı olur. Gücü bu şekilde merkeziyetçi bir mantıktan kurtarıp merkezsizleştirebildiğimiz (decentralization) yönetim şeklinde ancak demokratik ve özgürlükçü kurumlar oluşturmak mümkün olabilecektir. Solun “desantralizasyonu” daha çok bu anlamda düşünmesi ve yeniden kurması gerektiğini düşünüyorum.

Desantralizasyon hiçbir şekilde demokratikleştirmeden ayrılmaması gereken bir kavramdır. Zira onun potansiyel olarak devrimci karakterini oluşturan özellikle doğrudan demokrasinin kurumlaşması için gerekli koşulları yaratabilmesidir.

Desantralizasyonun iki önemli şekli mevcuttur. Bunlardan en önemlisi “kurumsal desantralizasyon” diğeri ise “fiziksel desantralizasyon”dur. Fakat şunu hiç unutmamak gerekir ki; fiziksel dediğimiz desantralizasyonun inşası epey uzun yıllar alabileceği için bu iki yapının aynı anda olmasını bekleyerek mücadeleye girişmek, hareketi atalete ve hatta çıkmaza sokabilecek bir durumdur. Fiziksel desantralizasyon yaşanmışlıklar ve çeşitli ortaklıklar üzerinden gelişebilecek bir olaydır. Önemli olan ve hemen daha kolay yapılabilecek olan ise kurumsal desantraslizasyondur. Bu, insanların yerleşim alanlarında kendi kendilerini yönetebilecekleri ve politika oluşturabilecekleri kurumların inşası demektir. Buralarda insanlar kendilerini ilgilendiren her konuda  yerel, bölgesel veya uluslararası sorunlar hakkında politika oluşturmanın alanlarını kurarlar. Yani yeni bir politik alan için zemin hazırlanmış olur. Buralarda belediyeler devreye girer. Mahallelerde ya da semtlerde oluşturulacak halk meclislerinden oluşacak olan belediyeler bu anlamda potansiyel olarak  doğrudan demokrasinin politik alanını oluşturabilecek kurumsal yapılardır. Tabii ki şu anki halleri ile değil.

Peki şu anda, sadece gücün merkezsizleştirilmesiyle oluşturulacak bir yönetimin her derde deva olacağını söylemek ne kadar akıllıcadır? Özel mülkiyetin ve pazar ekonomisinin etkisi altındaki bu değer(sizlik)ler dehlizinde boğulan bir toplumda, her bireyin hayatının her alanına özgürce müdahale edebileceği ve maddi hayatın tüm araçlarının ortak olarak işletildiği, üretildiği ve “eşitsizlerin eşitliği” ilkesiyle paylaşıldığı özyönetimi savunmaksızın “gücün merkezsizleşmesi”nden medet ummak bir şeyi değiştirir mi?

Özel mülkiyetli, hiyerarşik ve sınıflı bir toplumda gücün merkezsizleşmesinin her şeyi kökünden çözeceğini dillendirmek kabaca, safdillik olacaktır. Bu yüzden sol bütünlüklü bir politik vizyon eşliğinde yeni bir toplum önermeli ve hedeflemelidir. Gücün merkezsizleştirilmesini, karşılıklı yardımlaşma, indirgenemez asgari, doğrudan eylem, doğrudan demokrasi ve yaşam araçlarının herkesin elinde ve hizmetinde olduğu, çevreyi ve mülkiyeti hiyerarşik olmayan bir tarzda komünal paylaşılan bir toplumun bütünlüğüne yaymak önemlidir. Aksi taktirde, tüm bu “duyarlılıkları” ayrı ayrı ve birbirlerinden kopuk bir şekilde ele alıp, tek başlarına var olmalarını talep etmenin hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini vurgulamalıyım. Daha da vahimi, böyle bir “bütünsüzlük” durumunda bu kavramların içeriğinin boşaltılıp “dile düşmelerine” neden olacağını da belirtmeliyim ki; şimdiye dek de kapitalizmin bu kavramları bu şekilde etkisizleştirmek istediğini biliyoruz.

Bu bağlamda sol , şu anki toplumda var olan ve özgürlükçü demokratik gelenekte “potansiyelleri” gereği ele alınan yerel yönetimlerin (belediyeler ve halk meclisleri gibi) yukarıda dile getirdiğim “duyarlılıklar” çerçevesinde yeniden yapılandırılarak, konfederatif bir birlikte oluşturulacak alternatif bir toplum hedeflemelidir.

Bu politikanın yeniden eski anlamına kavuşturulması demektir. Bu anlamda politika insanların halk meclislerinde yüz yüze yapacakları toplantılarda formüle edilmesidir. Yönetim ise bu halk meclislerinde oluşturulan politikaların vekalet verdikleri ve her an geri çağrılabilen temsilcileri tarafından icra edilmesidir. Burada vurgulanması gereken “gücün” bir kişide, zümrede, partide ya da devlette toplanmayıp, mahallelerdeki, köylerdeki, kentlerdeki yurttaşlara “yayılmasıdır”. Yurttaş olarak her bir bireyin yüz yüze doğrudan etkileşerek kendi sorunlarını tartışıp “politikalar” üretebilecekleri yerleşimlerde kurulacak olan meclislerin oluşturduğu yeni özgürlükçü yerel yönetimlerin “konfederal” bir yapıda bir arada oluşturacakları bir  güç ancak, ulus-devletin karşısında bir alternatif oluşturabilir. Bu şekilde halk meclislerinin kurulması, yerleşimlerdeki yurttaşların aktifleşmesini sağlayarak yeni bir “politik alan” oluşturulmasına hizmet edebilecektir. Bu da  insanların yerleşimlerindeki ve ulusal düzeydeki her tür sorun ile yakından ilgilenmelerinin ve aktif olarak yaşamlarına müdahale edebilmelerinin somut ve psişik alt yapısını oluşturacak mekanlarını bugünden “kurma” olanağını sağlayacaktır. Bu biçimde oluşturulacak özgürlükçü yerel yönetimlerin bölge ve ulus çapında oluşturacakları konfedere yapılarda, aynı etki ulusal düzeye yayılabilir.

Bütün kararların, konfedere kasaba ve şehirlerin halk meclislerinin çoğunluğu tarafından onaylanması gerekir. Burada hiçbir şekilde atlanmaması gereken; politikanın halk meclislerinde yerleşik yurttaşlar tarafından oluşturulacağı ve sadece bu politik kararların seçilmiş vekiller tarafından icra edileceğidir. Seçilmiş vekillerin hiçbir şekilde ve koşulda dahi kendi başlarına “politika oluşturma” yetkilerinin olmadığı unutulmamalıdır. Bu kurumsal süreç küçük kasaba ağlarındaki gibi bir geçiş süreci olarak dev şehirlerin semtlerinde ve mahallerinde de oluşturulabilir.

Ancak şunu net olarak ifade etmeliyim ki; yerelden kaynaklanan bu hareketin ve örgütlenmenin mutlaka konfederasyon şeklinde ulus hatta uluslararası arenaya yayılarak mücadele etmesi gerekmektedir. Karşımızdaki güç küreselleşirken bizim sadece yerelde kalmamız hiçbir şekilde sorunları çözmeyecektir. Bu anlamda enternasyonalist bir mücadelenin ve evrensel değerlerin önemini çok iyi kavrayıp ona uygun hareket etmeliyiz.

*Bu makale daha önce “İskenderiye Yazıları” dergisinde yayımlanmıştır, (yaz 2000, sayı 25).

 

Seçilmiş Kaynaklar

1-1999-2000 Dünya Bankası “Dünya Kalkınma Raporu”
2-Ayman Güler, “Küreselleşme Döneminde Yerel Yönetimler”, Sivil Toplum İçin Kent, Yerel Siyaset ve Demokrasi Seminerleri, Demokrasi Kitaplığı (Wald) Mart, 1999
3-Janet Biehl, The Politics of Social Ecology- Libetarian municipalism, Black Rose Boks 1998

 

Son Güncelleme ( Salı, 08 Kasım 2011 )
 
Top! Top!