|
|
|
|
|
|
Gelecek gelecek dediler beklemek gerek Oysa gelecek
asl’ olan hayat
sonsuz sevgi ve bir zeytin dalı
ak bir güvercin... Adım adım ilerlemek varken bugünden
gelecek beklemek ne gerek
TOPLUMSAL
EKOLOJİ NEDİR?
NE DEĞİLDİR? Ekoloji........
.Eko........
Ek....... E......... eeeeee.........? Uzun
zamandır toplumsal ekoloji hareketi üzerine bir şeyler yazmayı düşünüyordum.
Yerli yersiz her yerde moda terimlerin kullanıldığı anlar vardır.
Bazen bu terim(kelime) “demokrasi” bazen “kültür”, bazı
zamanlar ise “devrim”, bu günlerde ise “ekoloji” terimi tabir-i
caizse ayağa düşen kelimeler arasına katıldı. Ekoloji,
ekoloji, ekoloji, ekoloji, ekoloji..... Hani
bir de “ayağa düşmek” gibi “diline düşmek” deyimi de vardır.
Her yerde her oturduğu masada -genellikle de bu masa nedense(!) hep
barların o loş ve/veya aydınlatıcı mekanlarında bulunur- durmadan eşitlikten,
demokrasiden bahseden ancak eve gittiğinde yemeği ve yatağı hazır
isteyen kişilerden tutun da; dilinden düşürmediği kültür, insanlık,
kardeşlik, adalet terimlerinden bir nebze nasiplenmemiş kişiler için
kullanılan bu deyimi hatırlatmak gerektiğini düşünüyorum. (bu
deyimler elbette ki en kutsal kurumlar için de geçerlidir) İşte tam da bu tür bir zihniyetin içinde boğulduğumuz bir dönem de bu yazıyı yazma ihtiyacını taşıdığımı belirtmeliyim. Ee tabi bu kadar ekolojinin konuşulduğu bir yerde haddimizi aşarak bizim gibi zatlara pek düşmese de, hani gene de bir nebze ekolojiden özellikle de ‘toplumsal ekoloji’den bahsetmek gereği çıkıyor ortaya. “Ekoloji”
kavramı ilk kez yaklaşık yüz yıl önce Ernest Haeckel tarafından
hayvanlar, bitkiler ve inorganik çevreleri arasındaki karşılıklı ilişkilerin
araştırılmasını ifade etmek için icat
edildi.[1] Derin
ekolojinin mistik bir “birlik” yaklaşımı yanında, bir “mühendislik”
olarak çevrecilik hareketinin boy göster(eme)diği bir dönemde,
toplumsal ekolojinin ne olup olmadığına vurgu yapmak ve yeşil hareket
camiasında olduğu kadar sol camiada da bir tartışmayı başlatmak adına
ortalığı “rahatsız etmeyi”
ve “kışkırtmayı” amaçladığımı
açıkça vurgulamalıyım. Toplumsal
ekoloji hem yeşil hem de sol camiada kenara itilmiş bir durumda iken (en
azından Türkiye’de) Toplumsal Ekoloji nin anlaşılamadığı ve onu
yeteri kadar anlatamadığımızın altını çizerek bu yazıyı yazmayı
bir “namus” borcu olarak görüyorum. Bu denli felaket
tellallığının yapıldığı bir dönemde fütürist, postmodernist ve
mistik düşüncelerin diz boyu yükseldiği, solunacak hava bırakılmadığı
bir yazın bolluğunda, tüm bu hareketlerin kapitalist sistemce metalaştırılıp,
süslenip püslenip gündemde tutulduğu ve körüklendiği bir dönemde
“ütopyacı” olmanın ihtiyacını taşıdığımı dile getirmeliyim.
Tabi ki, “ütopya” kelimesinin yanlış anlaşılmaya müsait çağrışımlarını
da göze alarak, burada kullanmaktan çekinmiyorum. Zira ütopyamız ve
umudumuz olmadan bir şeyleri değiştirebileceğimize
inanmadığımı ne kadar vurgulasam azdır. Kurtuluşu
günlük maddi ilişkiler dışında, “doğa” ile mistik ve romantik
bir “birlik” te veyahut doğa üstü bir “Gaia” düşüncesinde
aramanın kendimizi kandırmaktan başka bir işe yaramayacağını
vurgulamalıyım. Bunca insanı bu yöne sevk etmeye hakkımız olmadığını
düşünüyorum. Zira böyle bir “lüksümüzün” olmadığı bir dönemde
yaşamaktayız. Yazı
iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde toplumsal ekolojinin ne
olmadığı üzerinde durduktan sonra, ikinci bölümde toplumsal
ekolojinin genel hatlarıyla ne olduğu üzerinde duracağım. I Toplumsal
Ekoloji Ne Değildir? Dünya
ve Türkiye yeşil hareketine baktığımızda ortama hakim olan ve
sistemce durmadan pompalanarak gündemde kalan temel iki hareket göze çarpar.
Mistisizme boğulmuş “biyomerkezci” bir anlayışın hakim olduğu
Derin ekoloji ve reformist çevre hareketi. Derin Ekolojinin temelinde
“insansevmez”, ”antiteknolojik”, ”antiussalcı”, “doğa”
ile mistik bir “birlik” düşüncesi yatar.[2] Çevrecilik hareketinde
ise pragmatik, “insanmerkezli”,
sistem içinde sistemi eleştirmektense sistemin uygulamalarını görünüşte
yumuşatan, ancak mevcut sömürücü sistemi yaptıklarıyla meşrulaştıran
bir “sübab” görevi görmekten öteye geçemeyen Bookchin’in
deyimini ödünç alırsak bir “çevre mühendisliği” mantığı
yatar.
Çevrecilik dar, pragmatik, genellikle toplumsal açıdan “tarafsız”
olup, hava-su kirliliği, zehirli atıklar, gıdaların kimyevileştirilmesi
ve benzeri konular üzerine yoğunlaşır. Bu gayretlerin desteklenmesi
gerektiğini kabul ediyorum. Ancak bu haliyle sadece buz dağının görünür
kısmıyla uğraştıklarından ve hep sorunun çevresinde dolanıp bir türlü
asıl soruna yönelmediklerinden bu çabaların uzun süreli, süregen ve
aynı zamanda etkili olacağını düşünmüyorum. Çevreci
hareket temelde “insanmerkezli” bir harekettir. Bu yönüyle
derin ekolojinin “doğamerkezli” düşüncesinin tam tersidir. Çevrecilik
doğayı sadece edilgen bir yaşam ortamı, nasıl olursa olsun insanların
kullanımına “hizmet edebilecek” bir dışsal nesneler ve güçler yığını
olarak görür. Var olan sömürücü toplumu eleştirmeden, sistem içinde
tüm görünüşleriyle insan sağlığına ve refahına verilen zararı
asgariye indiren “teknik”
reformlar yoluyla doğal dünyayı, mevcut toplumun ihtiyaçlarına ve
onun sömürücü kapitalist buyruklarına uyarlamak ister. Mevcut
toplumun temel kavramlarını özellikle de ‘insanın
doğaya hükmetmesi’ düşüncesini sorgulamaz. Ve tahakkümün
yol açtığı hasarları görünüşte azaltacak teknikler geliştirerek
bu tahakkümü maskelemeyi ve kolaylaştırmayı sağlar. Böylece çevreci
mühendisliklerin teknik ürünleri ile sadece doğayı değil aynı
zamanda, kamuoyunu da mevcut toplumun ilişkilerine uydurmaktan başka işe
yaramayan “ekoloji” yönelimli partiler ile hiyerarşi ve tahakküm
kavramlarını gözden saklarlar.
“Derin Ekoloji” ise kendisini “doğamerkezli” bir düşünüş
olarak “insanmerkezli” çevreciliğin tam tersi olarak tanımlar.[3]
“Vahşi doğa” yı merkez alan bu düşünüş, temelde idealist olup
doğa ile mistik bir “birlik” olarak bütünleşme yolunu Budizm’de,
Taoizm’de ve özellikle diğer doğu dini düşüncelerde bulur.[4]
İnsanın doğadan ötekileşmesini “ilk günah” olarak görüp buna
lanet etmekle kalmaz, bu yabancılaşmanın canlı-cansız herşeyi
evrimsel süreçteki farklılıkları görmezlikten gelerek “eş değer”
sayarak ortadan kaldırılacağını savunur.
Genel olarak “mistik ekoloji” denebilecek “derin ekoloji”
hareket(leri) tüm yaşam biçimlerini, bakteriler ve virüsler de dahil
olmak üzere, “içsel değerler” açısından birbiriyle eşitleyen
“biyomerkezcilik” denilen ortak bir görüşü paylaşırlar. Tam da
burada çok tartışılan bir konuya gelmekteyiz: “içsel değer” in
(ne demekse) tüm türler arasında eşit şekilde dağıldığı anlayışı.
Bu görüş doğal evrimi hiçe sayarak evrim sürecinde birikerek farklılaşmaların
oluşturduğu çeşitliliği bir gelişim süreci olarak kavramaktan uzaktır.
“İçsel değerler”in biyomerkezci savunucuları bu farklılık çeşitliliğini
yalnızca ahlaki olarak eşitlenebilir
özellikler olarak görür. Öyle ki, insana doğal evrim tarafından bahşedilen
sinir sistemi sayesinde çevresini ve kendisini değiştirme ve dönüştürme
kapasitesi ile bir sivrisineğin veya ağacın kendini gerçekleştirme
hakkını(?) aynı kefeye koyarlar. Bu biyomerkezci yanılsamalar ve insan
düşmanı sonuçlarının ışığında iyi yada kötü var olan tek
“etik” öznenin insan olduğu gerçeği gözden kaçırılır. “
Yalnızca insanlar diyor Bookchin diğer yaşam biçimlerine değer biçen,
eşi olmayan bir etik sistemler yaratma kapasitesine sahip olduklarına göre
kendilerine ait özel bir değerleri olduğu açıktır. Davranışlarının
ve onların yarattığı ekolojik etkinin tamamen farkında
olabildiklerine göre biyosferde nadir bulunan varlıklardır; çünkü başka
hiç bir yaşam biçimi evrim tarafından kendine bahşedilen bu olağanüstü
bilinçliliğe sahip değildir.”[5] Dolayısıyla
insan yaşamı bir kuşun veya ayının yaşamı ile eşit düzeye
getirilemez. Tıpkı bir kuşun veya ayının yaşamı bir ağacın
varlığı ile ve bir ağacın varlığı bir taşın varlığı
ile eş tutulamayacağı gibi. Beğenelim veya beğenmeyelim dünyadaki
her şeye var olan ve olacak “değerini” insan verir. İnsanı doğada
değerin cisimleşmesi olarak düşünmek yanlış olmaz. Ancak insanlar
var oldukça dış dünyaya değerler biçerler. İnsanların yok oluşuyla
birlikte değer de yok olacaktır. Dolayısıyla doğada bir taş ile bir
ayıyı aynı kefeye koyamayacağımız gibi, bir ayı ile insanı da aynı
kefeye koyamayız. Bu eğilim düpedüz “gericidir”. Zira insanın çevresini
ve kendisini daha iyiye, güzele doğru geliştirme ve dönüştürme
yeteneğini ve potansiyelini hiçe sayar. Bu da insana verilmesi gereken
önemi arka plana atar ve vahşi doğa içinde bu “potansiyel”lerini
eritmeyi, edilgen kılmayı amaçlar. Bakın bu “eş değer” safsatası
şimdi karşımıza nasıl geliyor: Mistik ekolojistler sık sık ekolojik
krizin sorumlusu olarak “insanları”
veyahut “insanlığı”
sorumlu tutarlar. Günümüz sömürücü toplumunda tüm insanlar “aynı
derecede” bu krizden “sorumlu” tutulur ve suçlanırlar. Yani nükleer
santrallerle çalıştırılan pek çok fabrikanın sahibi ile bizim köydeki
Ali emmi ya da bir gecekondudaki evinde halı dokuyan Fatma aynı kefeye
konur. Bu krizden aynı oranda suçlu olduklarından
aynı oranda bedel ödemeleri beklenir. Bu yaklaşımın politik
miyopluğu bir yana gerici olup olmadığını size bırakıyorum.
Burada bazı kavramları açıklamakta yarar var. Bunlardan biri
“doğa” kavramıdır. Toplumsal ve ekolojik açıdan baktığımızda
doğa “var olan” herşey değildir. Bu tanım en azından “toplumsal
ekolojistler” için böyledir. Doğa giderek genişleyen çok uzun bir
farklılaşma süreci olarak görülmesi gereken evrimsel bir gelişimdir.
Bu süreç ne kadar farklı olursa olsun cansızdan canlıya ve nihayet
toplumsal olana doğru birikerek çoğalan, evrimsel bir süreçtir.
“Birinci doğa” insani olmayan doğa yani “vahşi doğa” olarak ,
doğal dünyanın özellikle de organik dünyanın birikimsel evrimi
olarak tanımlanabilir. “ikinci doğa” ise insanlar tarafından yaratılan
tüm değerleri içerir.[6]
Yani insani ve toplumsal olan her şey ikinci doğa içine alınır. Bir bütün
olarak doğanın bu iki gelişimini karşıt ve tamamen düalist bir zıtlık
değil de son derece yaratıcı ve paylaşılan bir “evrim” olarak ele
alan hemen hemen tek yaklaşım toplumsal ekolojidir. Buna karşılık çevreciler
birinci doğayı ikinci doğa içinde eritme eğilimindedirler. Mistik
ekolojistler ise “biyomerkezci” kavramlarıyla genellikle insanlığın
sorunlarını ve ikinci doğayı küçümserler. Ve ilk doğayı “vahşi
doğa” olarak yüceltme eğilimi taşırlar. Bu mistik ekolojiler insan
türünü evrimsel bir hata, hatta bir “kanser” olarak görürler. Bu
şekilde insanlığın tarihi boyunca elde ettiği kazanımlarını
lanetleyip yok sayma eğilimindedirler. Hatta o kadar ki tüm kazanımları
bir kenara itip ilkel yaşam biçimlerine geri dönmeyi savunanlar da çıkmaktadır.
Mistik ekolojistlerin bu tür insan kazanımlarını değersizleştirici düşüncelerinin
kökeninde, insana ve insani olan her şeye karşı bir nefret yatar.
Akla, bilime, teknolojiye, insan aklına dayanan herşeye nefret.
Bilimin şu anda var olan sömürücü toplumsal matrisi görmezlikten
gelinerek bizatihi bilime karşı
olmak ne denli akıllıcadır? Teknolojiyi şu anki yapısıyla değerlendirip
teknolojinin her türünün zararlı olduğunu söylemek ve tamamen
teknolojiyi ekolojik sorunlardan sorumlu tutmak ne kadar doğrudur?
Teknolojinin sadece çevreye zarar vermeye değil çevreyi düzeltmeye de
yarayacağını görmezlikten gelmek ne kadar akıllıcadır? Aklı sadece
araçsal akıl olarak değil
de, nasıl olursa olsun her yönüyle tüm sorunların kaynağı olarak görmek
ve bizatihi akla saldırmak ne
kadar doğrudur? Tüm bu kazanımların-bilim, teknoloji ve akıl- “ne
amaçla” ve “nasıl”
kullanılması gerektiği sorusunu sormalıyız, onları tamamiyle
reddetmeyi değil. Tabi ki çevreyi tahrip edici teknolojiler vardır.
Ancak teknolojinin aynı zamanda insanın doğa ile uyum içerisinde yaşamayı
kolaylaştırabileceğini de
unutmamalıyız.
Romantizmin ve mistisizmin batağına saplanmak istemiyorsak,
soruları doğru sormalıyız. Soru, insanlar doğaya müdahale etmeli mi
etmemeli mi sorusu değil; insanlar doğaya “nasıl”, ne amaçlarla,
hangi “etik temellerde” müdahale etmeliler?sorusudur. Bu soruya
verilecek yanıt nasıl bir toplum istediğimiz sorusunun içinde
yatmaktadır. Kuracağımız toplumun ve oluşturacağımız etik tavrımızın
doğaya tavrımızı ve ona nasıl
müdahale edeceğimizi belirleyeceğini bilmeliyiz. Toplum ile doğayı
birbirinden ayrı düşünmek, birisini diğerinin içinde eritmekten daha
az tehlikeli değildir. Bu düalist veya indirgemeci zihniyetten sıyrılıp
“bütünlükçü”, devingen ve birikimsel bir zihniyete ihtiyacımız
var. İnsanın doğadan ayrı olmadığı gibi aynı zamanda bizatihi
kendisinin ve kazanımlarının doğanın ona bahşettiği yeteneklerin ürünü
olduğunun bilincine varmalıyız. Ve nihayetinde bu sahip olduğumuz gücün
kendisini ve doğayı yok etme durumuna geldiğini görüyoruz. Ancak yıkıcı
olan bu gücün aynı zamanda da onarıcı ve yapıcı potansiyelini de görmezlikten
gelemeyiz, gelmemeliyiz. Bütün mesele, bu insani duyarlılıklarımızın
ve taleplerimizin bilinçli olarak ortaya konulmasıdır. Tabi ki çözüm
yolları günlük hayatın bizatihi içinden çıkacaktır, adım adım,
çoğalarak. Bir düşünürün de dediği gibi “ bu uğurda hayal
etmeye ve savaşmaya değer”.
II TOPLUMSAL
EKOLOJİ NEDİR? Bugünkü
kar üzerine kurulu, ya büyü ya öl şiarıyla yol alan burjuva
toplumumuzda tabir-i caizse yeryüzünün iliklerine kadar işleyen bir
yok etme faaliyeti sistemli olarak uygulanıyor. Soluduğumuz havanın, içtiğimiz
suyun, yediğimiz besinlerin sağlıksızlığı, kıyılarımızın,
denizlerimizin, göllerimizin derinliklerinin ve neredeyse tüm vahşi doğanın
geri dönüşümsüz bir şekilde yok edildiği ortada. Ülkemizde de açılmaması
için savaşımı verilen nükleer santrallerin mantar gibi çoğalması,
milyonlarca insanın yaşadığı kentleri nükleer bir atık cehennemine
çevirerek, bilinebilen ve bilinemeyen pek çok kanserojen ve mutajen
maddelerin çöplüğüne dönüştürmektedir. Tüm bu radyoaktif
ve ağır metal maddelerin atıkları doğal çevreyi olduğu gibi insan
yaşamını da tehdit edici bir etkiyle karşı karşıya bırakıyor. Bu
ölümcül tahribata toplum yaşamımızdaki yerleşim problemlerimizi,
emlak spekülatörleri, yoğun trafik sorunlarını, yer altı kaynaklarımızın
ve toprağımızın bilinç(li)sizce yok edilmesini ve daha pek çok şeyi
ekleyebiliriz. Tüm bunları dillendirmek sadece bu sorunların kaynağına inip, somut ve kökten çözüm önerileri
getirdiğimiz takdirde önem kazanır. Çağımızın
ekolojik krizinin tehlikesi ve özü, Bookchin’ in dediği gibi, bu
toplumun –geçmişteki tüm toplumlardan daha çok- organik evrimi
bozuyor olmasıdır[7].
Tabii ki insanın bu organik evrimin dışında olmadığını hatırlatmak
önemlidir. Daha da önemlisi; doğal evrim tarafından oluşturulan insanın,
doğal evrim tarafından kendisine bahşedilen potansiyelleri sonucu önemli
bir noktada olduğunun vurgulanmasıdır. Zira artık insan kendini var
eden evrim sürecinin yönünü belirleyebilme
yetisine sahiptir. Yani insanlar şimdi hiç olmadığı kadar hayati bir
yol ayırımına gelip dayanmışlardır. Ya bu sistemin temel çelişkilerini
görmezlikten gelip –hiyerarşi sistemi ve sınıfları- var olan yıkıcı
sistem içinde yok olmayı bekleyecek; ya da tahakkümü bertaraf eden özgürlükçü
demokratik yapılanmalarla oluşan ekolojik bir toplum yaratacaklardır.
Bir başka orta yol yok. İşte Toplumsal Ekoloji, şu anki sınıflı ve
hiyerarşik topluma alternatif bir ekolojik
toplum hedefler. Toplumsal Ekoloji ve Doğa
Toplumsal Ekoloji açısından
doğa, bu yazımın ilk kısmında da bahsettiğim gibi, “var olan”
her şey değildir. Doğa giderek genişleyen çok uzun bir farklılaşma
süreci olarak görülmesi gereken evrimsel bir gelişimdir. Bu gelişim
ne kadar farklı olursa olsun organik olmayandan organiğe ve nihayet
toplumsal olana doğru birikerek çoğalan, evrimsel bir süreçtir. Bu
evrim ne vahşi doğada ne de toplumda tamamlanmıştır. Doğayı bu şekilde
durağan değil de dinamik bir oluşum olarak ele aldığımızda; doğal
ekolojiden bahsedildiği gibi toplumsal ekolojiden de bahsedilir. Evrim
sürecine bir göz attığımızda; çarpıcı bir şekilde evrim sürecinin
basitten karmaşığa ve çeşitliliğe doğru bir yol izlediği –tabii
ki bilinçsiz bir şekilde- ve türler arasında karşılıklı bağımlılığın
ön planda olduğu dikkati çeker. Daha da önemlisi belki de burada
vurgulanması gereken; Bir ekosistemin yaşamının ve sistemin dış
etkenlere karşı dayanıklılığın büyük oranda bu çeşitliliğe ve
karmaşıklığa bağlı olduğudur. Örneğin; besin ağı şemasının gözünüzün
önüne getirdiğinizde bir başlangıç ve bitiş noktası bulamazsınız.
Zira bu ağın bitki-hayvan ilişkilerinin büyük memeliler ve
mikroorganizmalar gibi çok çeşitli yaratıkları içeren döngüsel bir
bağlantılar bütünü olduğunu görürüz. Ağa herhangi bir noktadan
girilebilir ve görünür bir çıkış olmadan hareket noktasına geri dönülebilir.
Sistem bu haliyle kapalı bir sistemdir (güneş ışınlarınca dağıtılan
enerji dışında). Bu besin ağı içindeki bakteri türleri ya da
herhangi bir mikroorganizma türü arasında karşılıklı bir bağımlılık
ilişkisi vardır. Besin ağı ne kadar karmaşık ise ekosistem o kadar
istikrarlı olur. Ilıman veya tropikal ortamlardaki ekosistemleri oluşturulan
türlerin çeşitliliği ve karmaşıklığı nedeniyle, besin ağından
bir ya da iki türün yok olması sistemin istikrarını bütünüyle
bozmaz iken; kıraç veya buzul bölgelerdeki bir basit ekosistemde bir türün
bile ortadan kaldırılması bu ekosistemde önemli çöküşlere neden
olacaktır. Bu noktada asıl vurgulanması gereken,
insanlık yaşamının çeşitliliğe ve karmaşıklığa ciddi oranda bağlı
olduğu ve doğanın bir parçası olan insanın hayatını idame
ettirmesinin, organizmaların giderek artan karmaşıklığa ve karşılıklı
bağımlılığa doğru evrimleşmesine bağlı olduğudur.[8]
Bu bağlamda insanlığın iradi seçimiyle henüz tamamlanmamış doğal
ve toplumsal evrimin yönünü değiştirebilme gücünün ne kadar hayati
olduğu ortaya çıkar. Doğaya
hükmetme düşüncesi: Ekolojik
krizin köklerini araştırmak istiyorsak, insanın
doğaya hükmetme düşüncesinin ve daha da vahimi bunun bir gereklilik
olduğu varsayımının kökenini araştırmalıyız. Ekolojik krizin
nedenlerini ne sadece teknolojide, ne nüfus büyümesinde, ne halkların
sorumsuz tüketiminde ne de doğa üstü bir gücün insanları cezalandırmasında
aramalıyız. Bookchin’in de dediği gibi, “bugünkü
ekolojik krizin köklerini bulmak için sadece tekniğe, demografiye, büyümeye
ve sağlıksız refaha bakmak yetmez; bunların altında yatan ve insan
toplumunda- sadece burjuva, feodal ve antik toplumda değil, genel olarak
sınıflı toplumda değil, bizzat uygarlığın şafağında- hiyerarşi
ve tahakkümü üretmiş olan kurumsal, ahlaki ve tinsel değişmelere çevirmeliyiz
gözümüzü.”[9]
Gözümüzü bu yöne çevirdiğimizde ise karşımıza dev gibi sorular
çıkar: Peki öyleyse, doğaya hükmetme düşüncesinin kaynağı nedir?
İnsanın kendi doğasına hükmetmeden doğaya hükmetmesi olanaklı mıdır?
Toplumsal ekoloji insanın doğaya hükmetmesi ve sömürmesi gerektiği
şeklindeki varsayımın insanın insana hükmetmesi ve onu sömürmesinden
kaynaklandığını savunur. Yani tersten ele alacak olursak; “insanın
doğayı emek potasında eriterek
özgürleşeceği” varsayımının tersine insanın, ancak doğayla
ahenkli bir şekilde oluşturacağı etiksel ve ekolojik bir müdahale ile
doğayı zenginleştirerek özgürleşebileceğini savunur. İnsanın insan
üzerindeki tahakkümünün kökleri patriyarkal aile yapısı içinde
erkeğin kadına hükmettiği ve sömürdüğü dönemlere kadar
uzanmaktadır. Zamanla toplumsal tahakkümle birlikte ortaya çıkan
hiyerarşiler, sınıflar, mülkiyet ve devlet kurumları kavramsal planda
insanın doğa ile ilişkisine de aktarıldı. Böylece özneden nesneye,
bir kaynağa hatta alınıp satılır bir metaya dönüşen köleler
olarak değerlendirilen insanlar, aynı değerleri doğa ile olan ilişkilerine
de aktardılar. Yüzyıllar boyunca hüküm süren bu görüş adeta
genetik yapımıza sirayet etti. Bir de şu anki üretmek için üreten,
ya büyü ya da öl şiarıyla kar esasına dayalı burjuva toplumu –doğası
gereği-, her şeyin haraç mezat olduğu, dolar ve sente endekslendiği
bir küreselleşme sürecinde insanlığın doğayla çatışmasını
tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar şiddetlendirmektedir. Öyle
ki; özel hayatımızdan kamu yaşamımıza, çocuk yetiştirmekten erotik
arzularımıza, hatta varolan “radikal toplumsal muhalefetimize” dek,
yani toplumsal hayatımızın aklınıza gelebilecek en ücra köşelerine
dek bu görüşün etkisinde yaşamaktayız. Ancak daha ne kadar yaşayabileceğimiz
ise meçhuldür. Bu temel varsayımı ve ilişkiler bütününü
sorgulamayan ve bu uğurda somut önerilerle çözüm üretmeyen her tartışma
havada boş bir seda olarak
kalmaya mahkum olacaktır. İnsanın
insan üzerinde tahakküm kurduğu ve sömürdüğü, bireylerin artık
pazarda alınıp satılan metalara dönüştürüldüğü ve bireysel
farklılıkların ve kişiliklerin buharlaştırıldığı bir toplumun sınırları
içinde ekolojik krizler çözülebilir mi? Sadece doğal çevreyi koruyan
teknikler geliştirmek yeterli mi? Hele hele nükleer santrallerin
bizatihi kendi özlerinden kaynaklı ekolojik zararı görmeden kapitalist
değil de sosyalist bir yönetimde olması bir şey değiştirir mi?
Sadece toplumdaki sömürüyü (ekonomik eşitsizliği) ortadan kaldırmak
soruna çözüm getirir mi? Toplumsal kurumlarda ve bilinçlerde bir değişim
olmadan devrimi düşünmek olanaklı mı? Gücün
Merkezsizleştirilmesi(yerinden yönetimi)
İnsanlık kendini bireysel ve kolektif olarak yaşamın tüm
alanlarını kontrol altına alabilecek şekilde yönetmelidir. Bu da kaçınılmaz
olarak toplumdaki her bireyin, toplum ve kendisi ile ilgili her türlü
konuda doğrudan söz sahibi olması demektir. Böyle bir toplumda siz de
takdir edersiniz ki; güç bazı sınıfların, elit tabakanın veya
partinin elinde değil ancak halka yayıldıkça anlamlı olur. Gücü bu
şekilde merkeziyetçi bir mantıktan kurtarıp merkezsizleştirebildiğimiz
(decentralization) yönetim şeklinde ancak demokratik ve özgürlükçü
kurumlar oluşturmak mümkün olabilecektir. Burada şunu açıkça
vurgulamak isterim ki; ‘geleceğin toplumu “demokratik” bir toplum
olmalıdır.’ düşüncesine katılıyorum. Tabii ki demokrasi
derken kesinlikle şu anki toplumumuzda (burjuva toplumunda) var olan
“temsili demokrasiyi” kastetmiyorum. Zira “temsiliyet” ve
“demokrasi” kavramlarının birbirleriyle uzlaşmaz şekilde çelişik
anlamlar taşıdığını vurgulamalıyım. Toplumsal ekoloji, “doğrudan
demokrasi” kurumlarının oluşturulması için çaba sarf eder. Peki şu
anda, sadece gücün merkezsizleştirilmesiyle oluşturulacak bir yönetimin
her derde deva olacağını söylemek ne kadar akıllıcadır? Özel mülkiyetin
ve pazar ekonomisinin etkisi altındaki bu değer(sizlik)ler dehlizinde boğulan
bir toplumda, her bireyin hayatının her alanına özgürce müdahale
edebileceği ve maddi hayatın tüm araçlarının ortak olarak işletildiği,
üretildiği ve “eşitsizlerin eşitliği” ilkesiyle paylaşıldığı
özyönetimi savunmaksızın “gücün merkezsizleşmesi”nden medet
ummak bir şeyi değiştirir mi? Özel mülkiyetli, hiyerarşik ve sınıflı
bir toplumda gücün merkezsizleşmesinin her şeyi kökünden çözeceğini
dillendirmek kabaca, safdillik olacaktır. Toplumsal
ekolojinin belki de en önemli yanı ve buradan aldığı gücü, “bütünlükçü”
bir toplum önermesi ve hedeflemesidir. Gücün merkezsizleştirilmesini,
karşılıklı yardımlaşma, indirgenemez asgari, doğrudan eylem, doğrudan
demokrasi ve yaşam araçlarının herkesin elinde ve hizmetinde olduğu,
çevreyi ve mülkiyeti hiyerarşik olmayan bir tarzda komünal paylaşılan
bir toplumun bütünlüğüne yayar. Aksi taktirde, tüm bu “duyarlılıkları”
ayrı ayrı ve birbirlerinden kopuk bir şekilde ele alıp, tek başlarına
var olmalarını talep etmenin hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini
vurgulamalıyım. Daha da vahimi, böyle bir “bütünsüzlük”
durumunda bu kavramların içeriğinin boşaltılıp “dile düşmelerine”
neden olacağını da belirtmeliyim ki; şimdiye dek de bunun aksi
ispatlanmadı. Bu
bağlamda Toplumsal ekoloji, şu anki toplumda var olan ve özgürlükçü
demokratik gelenekte “potansiyelleri”
gereği ele alınan yerel yönetimlerin (belediyeler ve halk meclisleri
gibi) yukarıda dile getirdiğim “duyarlılıklar” çerçevesinde
yeniden yapılandırılarak, konfederatif
bir birlikte oluşturulacak alternatif bir toplum hedefler. Bergama
ve “bir soru”: Daha
da somutlaştırarak konuşmak gerekirse, şu anki ekolojik duyarlılığımızın
giderek yükseldiği ülkemizde Bergama köylülerinin onurlu direnişinden
bahsetmeden geçemeyeceğim. Bergama köylülerinin hareketini burada uzun
uzadıya hakkettiği irdelemeyi yapacak kadar yerim olmadığından, kısaca
bence önemli olan temel bir noktaya vurgu yapmakla yetineceğim. Bergama
köy halkının yörelerindeki çok uluslu bir şirket olan Eurogold’ un
siyanür ile altın arama
girişimine karşı mücadeleleri takdire şayandır. Hele hele yöre halkının
hemen her bireyinin kolektif bir bilinçle bu mücadeleye renk katan eylem
çeşitliliğini ve siyanür hakkındaki bilgi birikimini de düşününce,
insanın aklına 68 Paris gençliğinin şu ünlü sloganı geliveriyor: “Gerçekçi
ol imkansızı iste”. Daha da önemlisi, belki de Bergama’ lıların
bir araya gelip doğrudan bire bir oluşturulan toplantılarda olayı
enine boyuna tartışmaları, kararlar almaları ve uygulamalarındaki özbilinçlilik
ve özeylemliliktir. Bu bağlamda yaşamlarını ve geleceklerini kontrol
etme, yönetme taleplerini ve doğrudan denebilecek eylemlerinin önemini
belirtmeliyim. Mahkeme kararlarına rağmen hala Eurogold’ un kapatılmadığı
ve hala işletmenin yabancı askerler ile korunduğu hatta faaliyette
bulunduğu söylentileri(?) de düşünülürse, ister istemez insanın
aklına “ulusal hukuk mu? MAI mi? (çok yönlü yatırım anlaşması-
nam-ı diğer, “küreselleşmenin anayasası”) diye geliveriyor. Bu
konu detaylı bir araştırmayı hakkeder diye düşünüyorum. Beni
asıl düşündüren ve kafamı kurcalayan soruya gelirsek: Var sayalım
ki Bergama halkının mücadelesi sonuç verdi ve Eurogold faaliyetine son
verip, kapatıldı (gerçi şu anda şafakta bunu destekleyecek hiçbir
ışık görünmüyor). Bu durumda Bergama’ lılar haklı olarak zaferi
kazandıklarını dile getirip, gönül rahatlığıyla tekrar eski yaşamlarına
çekilip , hayatlarının
kontrolünü tekrar başkalarına devrederlerse neyin değişip neyin değişmediğini
sorgulamak gerekmez mi? Bunun böyle olacağına yönelik hiçbir işaret
olmadığı gibi aksi bir işaret de yok. Bu yüzden kimileriniz “fol
yok yumurta yok, bu da nesi” diyebilirsiniz. Ama yine de böyle bir
durumda, Bergama’ lıların tüm topluma örnek oluşturan mücadelelerinin
yarım kalıp kalmaması sorunu
üzerinde düşünmeye değer diye düşünüyorum. Zira süreğenleşmeyen
ve kurumsallaşmayan hiçbir hareketin uzun süreli ayakta kalmayı başaramayacağını
düşünüyorum. On yıl sonra aile toplantılarında veya anma törenlerinde
mazide kalan bir hareket olarak hatırlanıp, “vay be neydi o günler”
ile başlayan sohbetleri süsleyip süslemeyeceği üzerinde şimdiden düşünmeye
değmez mi? EKOLOJİK
BİR TOPLUM· Toplumsal
ekoloji, bu gezegen üzerindeki yaşamın geleceğinin, toplumun geleceği
üzerinden şekilleneceğini kabul eder. Ne “biyomerkezci” çerçeveyle
doğal evrimin ne de şimdiye kadar bildiğimiz şekliyle
“insanmerkezli” olan toplumsal evrimi seçmek zorundayız. Doğal ve
toplumsal olanın her ikisinin de ötesine geçen ve her ikisinin de en
iyisini içeren yeni bir senteze ulaşmak zorundayız. Şimdi
yanıtlamamız gereken çok önemli bir soruyla karşı karşıyayız:
peki “özgür doğayı” nasıl organize edebiliriz? Toplumsal
ekolojiye göre, konfederal olarak birleşmiş özgürlükçü yerel yönetimlerce
şehirlerin merkezsizleştirilmesi yani ademimerkezileşme olmaksızın
“özgür doğa” ya ulaşılamaz. Toplumsal ekoloji, konfederal özgürlükçü
yerel yönetimlerin bölgesel ihtiyaçlarını karşılamak için insani
ölçekte düzenlenmiş çok yönlü endüstriyel projelerini, organik
tarım şekillerinin kullanımını, güneş, rüzgar, metan gibi diğer
enerji kaynaklarını ve ekoteknolojilerin kullanımını amaçlar. Halkın
sorunlarına yönelip, beceriyle sorunlarını çözmek ve her bir bireyin
her yönüyle kendisini geliştirmesi için boş zamanı amaçlar. İkili
Güç Ekolojik
bir toplumun esinlenişi, vizyonu veya etiği bir yaşam
politikası içinde vücut bulmazsa anlamlı olmayabilir. Toplumsal
ekolojiye göre, politikanın anlamı; yaklaşık 2000 yıl önce
demokratik Atina polisindeki eski anlamı gibi; meclisin yurttaşlarının
kararlarına uymadıkları takdirde kolayca geri çağrılabilecek
koordinatörleri dikkatlice denetleyen kurulları ve vekilleri tarafından
yönetimleri ve halk
meclislerinde politika oluşturulmasıdır.
Yani “yönetim”, vekalet
verilen ve her an geri çağrılabilen temsilciler tarafından oluşturulmuş
konseylerce icra edildiğinde ve “politika”,
yerleşik tüm yurttaşlar tarafından yurttaş meclislerinde formüle
edildiğinde özde tanımlanan demokrasi, yüz yüze halk meclislerinde
toplumun doğrudan yönetilmesidir. Bu talep, doğrudan ve dolaylı
olarak, 1793 deki Fransız Devrimini son derece radikal bir doğrultuda
ilerleten az bilinen Paris seksiyonları (ki bunlar aslında 48 semt
meclisleriydi), New England kasaba toplantıları, yurttaşların son
zamanlardaki kendi kendini yönetme girişimleri ve kimi ortaçağa özgü
kasabalardaki gibi daha sonraları tamamını kapsayacak şekilde oluşturulan
demokrasilere ilham vermiştir. Burada
vurgulanması gereken “gücün” bir kişide, zümrede, partide ya da
devlette toplanmayıp, mahallelerdeki, köylerdeki, kentlerdeki yurttaşlara
“yayılmasıdır”. Yurttaş olarak herbir bireyin yüz yüze doğrudan
etkileşerek kendi sorunlarını tartışıp “politikalar” üretebilecekleri
yerleşimlerde kurulacak olan meclislerin oluşturduğu yeni özgürlükçü
yerel yönetimlerin “konfederal” bir yapıda bir arada oluşturacakları
bir güç ancak,
ulus-devletin karşısında bir alternatif oluşturabilir.
Mahallelerde, kasabalarda oluşturulacak “halk meclis”lerinden
gelecek olan delegelerin oluşturacağı yasal güçleri bulunmayan, ancak
büyük ahlaki güce sahip olan meclislerin kurulması, yerleşimlerde
yurttaşların aktifleşmesini sağlayarak yeni bir “politik alan” oluşturulmasına
hizmet edecektir. Bu da insanların
yerleşimlerindeki ve ulusal düzeydeki her tür sorun ile yakından
ilgilenmelerinin ve aktif olarak yaşamlarına müdahale edebilmelerinin
somut ve psişik alt yapısını oluşturacak mekanlarını bugünden
“kurma” olanağını sağlayacaktır. Bu şekilde bariz bir kitleselliğe
sahip olmuş kurumsallaşmış bir delegeler meclisinin temsil gücü
azalmış yerel yönetim idaresinin etkinliklerini yakından izlemesi ,
denetlemesi ve kendi sorunları ile ilgili “halk meclis”lerinde oluşturulan
“politikaları” icra etmeleri ,
yerleşim alanındaki politik havayı
son derece değiştirecektir. Bu biçimde oluşturulacak özgürlükçü
yerel yönetimlerin bölge ve ulus çapında oluşturacakları konfedere
yapılarda, aynı etki ulusal düzeye yayılabilir. Toplumsal Ekoloji düşüncesine
göre bu şekilde oluşturulacak özgürlükçü ve demokratik konfedere
yerel yönetimler ancak ulus-devletin baskıcı ve yabancılaştırıcı
etkisini hafifletecek ve bertaraf edebilecek bir “güç” oluşturabilir.
Bundan
dolayı Toplumsal ekoloji, kasaba ve şehirlerin farklılıklara uyum sağlayan,
geri çağrılabilir delegelerden oluşan vekillerini gönderen yerel yönetimlerin
oluşturduğu konfederal bir özgürlükçü yerel yönetim politikasında,
etiğini cisimleştirir.[10]
Bütün kararların, konfedere kasaba ve şehirlerin halk meclislerinin çoğunluğu
tarafından onaylanması gerekir. Burada
hiçbir şekilde atlanmaması gereken; politikanın halk meclislerinde
yerleşik yurttaşlar tarafından oluşturulacağı ve sadece bu politik
kararların seçilmiş vekiller tarafından icra edileceğidir. Seçilmiş
vekillerin hiçbir şekilde ve koşulda dahi kendi başlarına “politika
oluşturma” yetkilerinin olmadığı unutulmamalıdır. Bu kurumsal süreç
küçük kasaba ağlarındaki gibi bir geçiş süreci olarak dev şehirlerin
semtlerinde ve mahallerinde de oluşturulabilir.. Geçmişte bu talep pek
çok kez New York ve Paris gibi büyük şehirlerde tekrar tekrar önerilmiş
ancak, gücün merkezsizleştirilmesinden ziyade merkezileştirilmesi için
çabalayan iyi organize olmuş elit gruplar tarafından bozguna uğratılmıştı. Politik
alanın bir parçası olarak-Ekonomi Toplumsal
ekoloji, sadece özgürlükçü bir politika değil aynı zamanda özgürlükçü
bir ekonomi de önerir ve geliştirir. Bookchin’in önerdiği
“ekonomik” yapılanma düşünceleri kendisinin de belirttiği gibi
belki de en karmaşık olan önerisidir Özgürlükçü
yerel yönetimcilik, ekonominin “yerel yönetimlere verilmesini”
önerir. Tabi ki
ekonomiden bahsedince “mülkiyet” ve “mülkiyetin denetimi”
sorununa nasıl yaklaşılacağı hayati bir mesele halini alır. Tarihsel
olarak modern radikal hareketlerin bu konuda temel iki görüş ileri sürdükleri
görülür. Marksizmin ve reel sosyalizm denemelerinin öne sürdüğü
toprağın ve sanayinin kamulaştırılması,
bir diğeri ise genelde şu anda sendikalist –anarkosendikalist ya da
kollektivist de diyebileceğimiz düşüncelerden beslenen
yukarıda bahsedilen kaynakların
“işçi denetimine” verilerek kollektifleştirilmesidir.
Anarşistlerin de vurguladığı gibi kamulaştırılmış
bir ekonomi devletin varlığını gerektirir. Ayrıca ekonominin
tepeden “planlanıp” “yönetilme” gerekliliği
ekonomik bürokrasilere kaynaklık oluşturur. Kamulaştırmaya
karşı olan sendikalist düşünceler tarafından şekillenen ve
savunulan “işçi denetimi” nin de ciddi sınırlılıkları vardır.
Kolektif bir işletmenin zorunlu olarak bir komün olacağını söyleyemeyiz;
hatta böyle bir işletme bakış açısı itibariyle komünist de
olmayabilir. Bu güne değin işçi denetiminde olan çok sayıda işletme
kapitalist bir şekilde çalıştı; kaynaklar, müşteriler ve kar gibi
meselelerde kapitalist sistemin yasalarına tabi olup kapitalistlere
benzer biçimlerde hareket ettiler. Aslında bu tür işletmelerin temel
özelliği daha az ya da daha çok iyi niyet
taşımalarından bağımsız olarak, özelleşmiş bir çıkar
haline gelmeleridir. Bu yüzden tür olarak kapitalist işletmelerden
farklı değillerdir. Kapitalist sistemin “büyü ya da öl” mantığına
saplanan işletmelerde “büyüme” zorunluluğu, daha fazla kar elde
etme güdüsü etik değerlerin yerinin alır. Böylece kapitalist sistem
içinde “özelleşmiş” çıkarların oluşmasına neden olacak yapılanmalara
yatkınlıkları düşünüldüğünde, işçi-denetiminin kast ya da özelleşmiş
meslek gruplarının arasındaki ayrımı ve çatışmayı doğurma
tehlikesiyle karşı karşıya kalırız. Bu şekilde oluşturulmuş
kolektif mülkiyet çok kolay bir şekilde “oligarşik ekonomik
korporasyonlara” dönüşebilirler. Bu da geleneksel ekonominin yeniden
özel mülkiyete açılması anlamına gelir. Özgürlükçü
yerel yönetimcilik, ekolojik yönelimli akılcı bir toplumsal vizyon eşliğinde,
bütünlüklü bir ekonomi önerir. Tarım ve sınai üretimle ilgili
politikalar ve somut kararlar yurttaşlar tarafından, yüz yüze toplanılan
meclislerde alınır. İnsanlar işçiler, çiftçiler, teknisyenler ya da
profesyoneller olarak değil, mesleki uzmanlıklarına bakılmaksızın
üretim etkinliklerinin yönlendirilmesinde yer alacak yurttaşlar
olarak bu meclislere katılırlar. Özelleşmiş statü çıkarlarını
değil, genel insani çıkarları dile getirirler. Ekolojik
bir toplum bu şekilde toprağı, fabrikaları, atölyeleri ve dağıtım
merkezlerini kamulaştırmak ve kolektifleştirmek yerine, ekonomisini yerel
yönetime dönüştürür ve diğer yerel yönetimlerle bir araya
gelerek kaynaklarını bölgesel bir konfedere sisteme dahil eder. Toprak
, fabrikalar ve atölyeler bir ulus-devlet veya mülkiyetçi bir çıkar
geliştirebilecek olan işçi-üreticiler tarafından değil, özgür
toplulukların halk meclisleri tarafından denetlenecektir. Bir anlamda
herkes öz çıkarını düşünen bir ben, sınıfsal bir varlık, ya da
özelleşmiş bir “kolektif”in parçası olarak değil, bir yurttaş
olarak iş görecektir.[11]Böylece
konfederal özgürlükçü yerel yönetimlerin oluşturacağı ekolojik
bir toplumda mülkiyet nihayetinde ne devletin, ne özel sermayenin, ne de
partinindir, halkındır. Toplumsal ekoloji bakımından mülkiyet çıkarları
herkesi kapsar. Ekonominin
yukarıdaki duyarlılıklar çerçevesinde yeniden kurulması ekolojik akılcı
bir toplum için vazgeçilmez bir maddi temel oluşturur. Ekonominin yüz
yüze oluşturulan meclislerde yurttaşlar tarafından denetlenmesi ve
üretim politikalarının belirlenmesi sayesinde mesleki farklılıkların
özel çıkarlarını da bertaraf etmekle kalmaz ,aynı zamanda yaşam için
gerekli malları ve üretim araçlarını
da ortak kullanıma açar. Bu “eşitsizlerin eşitliği” ilkesi
doğrultusunda oluşturulmuş olan “herkesten yeteneğine göre, herkese
ihtiyacına göre” düsturunu da kamu yaşamının içinde kurumsallaştırmak
demektir. Bookchin’
in de dediği gibi: ancak “adım adım yerel yönetimlerin
(belediyelerin ya da halk meclislerinin) yeniden yapılandırılması, gücü
yurttaşlara yayıp daha geniş ağlar ile konfederasyon oluşturmaları,
cumhuriyetçi temsili öğelerin, doğrudan demokrasiye katılan yurttaşlara
dönüştürülmesi- bunların tümünün başarılması oldukça uzun bir
zaman alabilir. Sonuçta onlar tek başına potansiyel olarak insanın
insan üzerindeki tahakkümünü bertaraf edebilirler, ve bu şekilde yaşamın
daha gelişmiş biçimlerini destekleyen biyosferin varlığını tehdit
eder ölçüde çoğalmış ekolojik sorunlarla ilgilenebilirler.”[12] Belki
de şimdi hiç olmadığı kadar, kuvvetli ve topyekün, tüm insanların yüreklerini
sarsacak şu çığlığı yinelemenin zamanıdır: Gül,
burada raksetmelisin!
Temmuz 998, ŞADİ İDEM. [1] Ekoloji kavramı üzerine bazı kişilerin, anlamı ve doğruluğu kendinden menkul zatı muhteremlerin, yaptığı yorum gibi ekoloji terimi “oikos” tan türememiştir. Ekoloji kavramı icat edilmiştir.Bu yorum tamda “bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olma hastalığının” bir belirtisidir. Murray Bookchin, “Özgürlüğün Ekolojisi”,s 100, çev. Alev Türker, Ayrıntı y, 1994 [2] Daha fazla bilgi için bkz. Derin Ekoloji çev: Günseli Tamkoç, Ege Yayıncılık, 1994 [3] Günseli Tamkoç, “Derin Ekolojinin genel çizgileri”, Birikim sayı 57-58, sy 87-91, ocak-şubat 1994 [4] Stephan Elkıns, “Mistik ekolojik politika”, çev: Sevda Alankuş Kural, Telos, Kış 1989-90, sayı: 82 aynı makale Birikim sayı 57-58 de de yayınlanmıştır. [5] Murray Bookchin, “Özgürlüğün Ekolojisi”,sy 22-77, Çev: Alev Türker, Ayrıntı Yayınları, 1994 [6] Murray Bookchin, Toplumsal Ekolojinin Felsefesi, Diyalektik Doğalcılık Üzerine Denemeler, Kabalcı y. ‘ikinci basıma önsöz’ s 11, 1996 [7] Murray Bookchin,”Ekolojik Bir Topluma Doğru”, çev.Abdullah Yılmaz, s.40, Ayrıntı y. 1996 [8] Murray Bookchin, age s 95-125 [9] Murray Boochin, Ekolojik Bir Topluma Doğru, s 44-45 · Bu projenin en detaylı çalışmasını Boochin’in 1992’ de yeniden yayınladığı “Urbanization Without Cities” kitabında bulabilirsiniz. Türkçeye “Kentsiz Kentleşme” adıyla çevrildi. Çev. Burak Özyalçın, Ayrıntı y. 1999. [10] Age 286-360. [11] Burada anlatmaya çalıştığım “ekonomik” düşüncelerin karmaşıklığından dolayı, Bookchin’in düşüncelerini mümkün olduğu kadar aynen aktardığımı ifade etmeliyim. Temel görüşleri ve “toplumsal ekolojik” bakış açısından politik vizyonun ışığı altında “politik alan”ın yeniden oluşturulması ve de ekonominin “politik alanın” bir parçası haline getirilip toplumsal yaşamın içine nüfus etmesinin önemini vurgulamalıyım. Daha detaylı bilgi için bak. “Toplumu Yeniden Kurmak”Bookchin, 1990 çev.Kaya Şahin, Metis,1999, s.190-200 “Kentsiz Kentleşme”yurttaşlığın yükselişi ve çöküşü-Bookchin,1992, çev.Burak Özyalçın, Ayrıntı,s.326-347, 1999. [12] Murray Bookchin, “What is Social Ecology”, Environmental Philosophy, 1993. |