1970'lerde kapitalizmin krize girmesi ve petrol fiyatlarındaki artışla birlikte bu krizin giderek derinleşmesi birçok tartışmaya yol açtı. Bu tartışmalara daha derin analizlerle katkıda bulunmak için Fransız tarihçi Fernand Braudel adına Eylül 1976’da Immanuel Wallerstein’in başkanlığında New York’da Fernand Braudel Ekonomiler, Tarihsel Sistemler ve Uygarlıklar Araştırma Merkezi kuruldu. Braudel 12. yüzyıldan başlayarak Avrupa’da kapitalizmin önce kent, sonra ulus devlet merkezli uzun dönemli devrelerini incelemişti. Wallerstein ve arkadaşları dünya-sistemleri analizini geliştirdi. Yine bu yıllarda Robert Brenner kapitalizmin ortaya çıkışına ilişkin tarihsel yaklaşıma ağırlık veren siyasal Marksizm kavramını ortaya çıkardı. Bu tartışmalar 1990'larda farklı görüşlerin netleşmesine ve ileriye dönük öngörülere yol açtı. Daha sonra durgunlaşan bu tartışmalara önemli bir katkı 2015 yılında Alexander Anievas ile Kerem Nişancıoğlu'nun ortak çalışması "Batı'nın Egemenliği Nasıl Kuruldu?"(1) adlı kitabıyla geldi. Bu çalışma önceki yıl Türkçeye çevirilerek okuyucuya ulaştı.

"Kapitalizmin Jeopolitik Kökenleri" alt başlığıyla sunulan bu kitabın ilginç yönlerinden biri neredeyse herkesi Avrupa-merkezci olarak nitelemesi ve bunu aşmak için daha önce girilmeyen ayrıntıları tartışmaya dahil etmesi. Bu anlamda katılmadığım bazı analizleri içerse de üzerinde durmak gerektiğini düşünüyorum.

 
Kitap konuya ilişkin tanımların yapıldığı giriş bölümüyle başlıyor. Avrupamerkezciliği tanımlayan üç öğe vurgulanıyor. Birincisi "kapitalist modernitenin kökenlerini ve kaynaklarını, esasen Avrupa'ya içsel olan gelişmelerin bir ürünü olarak"(2) görmek. İkincisi Avrupa dışı toplumları "Öteki" olarak konumlandırarak Avrupa'ya "tarihsel öncelik" vermek. Bu şekilde kapitalizmin gelişimini "Öteki"lerin "failliğinin silindiği ya da görmezden gelindiği dışlayıcı bir sürece dönüştür"mek. Üçüncüsü ise bu süreci "bütün toplumların geçmesi gereken evrensel bir aşama" olarak gören "çizgisel gelişme" yaklaşımı. Kapitalizm ve jeopolitik de benzer yaklaşımlarla tanımlanıyor.

Birinci bölümde dünya-sistemleri analizi ve siyasal Marksizm temelinde kapitalizmin ortaya çıkışına getirilen açıklamalar eleştirel bir yaklaşımla tanıtılıyor. İkinci bölümde Trotski'nin eşitsiz ve bileşik gelişme kuramı tanıtılıyor. Bu teori eşitsiz gelişmenin birbirinden soyutlanmış toplumlarda ortaya çıkmadığını, aksine gelişmenin karşılıklı etkileşim içinde, iç içe gelişme olarak incelenmesi gerektiğini öne sürüyor. Buna göre uluslararası ilişkiler göz ardı edilmeden, gelişmeyi analiz etmek gerekiyor. Bu bölümde bu kuramın kullandığı "dışsal zorunluluğun kamçısı", "tarihsel geri kalmışlığın ayrıcalığı", "önceliğin avantajları" ve "cezaları", "sosyolojik alaşımın çelişkileri" ve "ikamecilik"(3) gibi kavramlar sunuluyor. Kitap boyunca yazarların bunları nasıl uyguladıklarını göreceğiz. Bu yöntemin yararları kitap boyunca ortaya çıkmakla birlikte tutarlı bir analizi garanti edemeyeceğini, bunun yöntemin nasıl uygulandığına ve tüm etkenlerin gözönüne alınıp alınmadığına bağlı olduğunu da belirtmekte yarar var.

Moğol İmparatorluğunun Etkisi

Üçüncü bölümde 13. yüzyılda neredeyse tüm Avrasya'yı kaplayan Moğol İmparatorluğunun Batıya etkisi irdeleniyor. Avrupa'nın kapitalizme giden yola girişinde genelde gözden kaçırılan bu etki birçok yönüyle ele alınıyor. O dönemde Hindistan ve Çin merkezli Avrasya ekonomisinde Avrupa geri kalmış bir bölge olarak yer alıyordu. Yarı göçebe bir İmparatorluk olan Moğolların işgalinin Çine etkisi, Alan Smith'in "Sung hanedanının 1276 yılında ... yıkılması ardından, Çin geçmişteki dinamizmini bir daha asla yakalayamadı"(4) diyen aşırı yorumlara kadar çeşitleniyor. "Avrupa, Pax Mongolica'nın kurduğu kıta aşırı ticaret sisteminin bir sonucu olarak iktisaden genişlerken, Orta Asya'daki pek çok Moğol öncesi ticaret ağı ve ticaretle uğraşan devlet ... bu süreçten olumsuz etkilendi". Bu etkiler Moğol İmparatorluğunun dağılmasından sonra bile devam etti. 15. yüzyılda Afrika'ya kadar uzanan Çin ticaret filoları halen Moğol tehditinin var olmasından ötürü etkinliklerine son verince, 16 yüzyılda Portekiz -ardından Hollanda- Hint okyanusuna rahatlıkla girebildi.

Yazarlar, Felipe Fernandez-Armesto'nun "Moğol barışı olmadan, Batı tarihinin geri kalanının var olduğu şekliyle akacağını tahayyül etmek güçtür, çünkü Çin'in fikirlerini taşıyan ve teknolojiyi Batı'ya doğru aktararak Avrupalıların zihinlerini dünyanın enginliklerine açan yollar bunlardı"(5) yorumunu paylaşıyorlar. Bu teknolojilere kitapta fazla değinilmiyor. Üzengi anılırken, aslında at boyunduruğunun tarımda üretkenlik artışı sağlayarak çok daha önemli etkisi olduğunu belirtmekte yarar var. Çünkü birçok araştırmacı bu tür teknolojik gelişmeler sanki Avrupa'daki iç dinamiklerle ortaya çıkmış gibi ele almayı tercih ediyor.

Yine aynı şekilde "bir dizi tarihçi, ... Ceneviz'in İstanbul Boğazı'nın doğusunda ticari tekelinin kurulmasında"(6) Moğolların rolünü dile getirmiyor. Onun ötesinde bu ticaret Avrupa kentlerinde tekstil sanayisinin canlanmasına yol açmış. Bunların hepsi "dışsal fırsat hediyesi" olmuş.

Moğol İmparatorluğunun bir diğer etkisi ise Kara Ölüm denilen vebayı Çin'den Avrupa'ya taşıması. Veba salgını Avrupa'da nüfusun önemli boyutta azalmasına ve özellikle kırsal kesimde işgücü kıtlığına yol açarak sınıflar arasındaki dengeleri değiştirdi. 1350 ile 1450 yılları arasında yaşanan bu süreç köylü isyanlarına ve iç savaşlara da yol açtı. Sonuçta ücretler önemli ölçüde arttı, toprak görece bollaştı, teknolojik yeniliklere açık bir ortam oluştu.

Osmanlı-Habsburg Rekabetinin Etkisi

Dördüncü bölüm 16. yüzyılda Avrupa'nın Osmanlı İmparatorluğuyla ilişkilerini ele alıyor. Osmanlı'nın nasıl güçlü bir haraççı devlet düzeni kurduğu, buna karşın Avrupa devletlerinin kendi aralarındaki çelişkiler ve çatışmalar içinde Osmanlı genişlemesine karşı direnmeye çalıştığı ortaya konuyor. Feodal düzenle karşılaştırıldığında bu haraççı düzenin "deneyimli, disiplinli, sadık ordular" toplamakta üstünlüğü net olarak açıklanıyor.(7) Ancak sonuçta bu Avrupa'ya "geri kalmışlığın ayrıcalığı"nı sağladı. Şöyle ki Hint Okyanusuna açılan Osmanlılar baharat, altın ve köle ticaretinde Portekizlilerle rekabet edebilirlerdi, ama onun yerine Güneydoğu Avrupa'daki tarım alanlarını ele geçirmeye öncelik verdiler. Böylece bir yandan Çin'in çekildiği, Osmanlıların ise ilgilenmediği Hint Okyanusu, Portekizlilere ve sonra Hollandalılara açık hale geldi. Ticaret, Osmanlılar için öncelikli değilken, topraklarını genişletme olanağı sınırlı olan Avrupa devletleri için öncelikliydi ve devlet politikalarını da o belirliyordu. Geleceği ise orada biriken sermaye belirledi.

16. yüzyılda Habsburg hanedanlığı Avusturya'da ve İspanya'da hakimdi. İspanya kralı aynı zamanda Benelüks devletlerine hakim durumdaydı. Asya ile ticaret sonucunda önemli ölçüde sermaye biriktirmiş olan Cenevizliler de İspanya'yla birlik içindeydiler. Osmanlılar bir yandan Avusturya'ya kadar genişleyerek karadan, diğer yanda da Akdeniz'de korsanları da içine alan donanmalarıyla denizden Habsburg'ları sıkıştırıyordu. Osmanlılar Habsburglara karşı yükselen güçlerden biri olan Fransa'yla da işbirliği yapıyorlardı. Ancak Habsburglarla birlik olan Cenevizliler Asya ile ticarete devam edemez oldular. Burada biriken sermayeyle İspanya'nın Amerika'yı keşif seferlerini ve savaşlarını finanse etmeye başladılar.

Osmanlı, aynı zamanda Moğol İmparatorluğu gibi güvenli geçişler yarattı ve ticareti teşvik etti. Habsburglarla rekabet sonucunda diğerlerini dışarıda bırakırken sırayla Fransa, İngiltere ve Hollanda'ya ayrıcalıklar (kapitülasyon) tanıdı. Bu ülkelere hammadde sağlarken, onların ürünleri için pazar oldu. Bu şekilde "şirket kapitalizmi"nin gelişmesine katkıda bulundu. Sonuçta önce Cenevizlilerin ticaretini bloke ederek İspanya'nın Amerika'yı sömürgeleştirmesini tetikledi, daha sonra da ticaret ayrıcalıkları sağlayarak sermaye birikiminin Kuzeybatı Avrupa'ya kaymasına yardımcı oldu.

Atlantik Ticareti

Beşinci bölüm Atlantik ticaretinin Avrupa'da kapitalizmin gelişmesine etkisini anlatıyor. Her ne kadar bu konu daha önce birçokları tarafından incelenmiş olsa da burada Avrupamerkezciliğe temel olan "evrensel ideolojiler"in şekillenmesine özel bir ağırlık verilmiş. Sömürgeleştirmeye karşı direniş farklı yönleriyle analiz edilmiş, "sömürgecilikten orantısız bir şekilde etkilenen" kadınların "sık sık İspanyol yönetimine karşı direnişin başlıca taraftarları haline"(8) gelmesi ele alınmış. Yerli toplulukların kültürlerini koruma çabalarına vurgu yapılmış.

Afrika'daki kölelik sistemini keşfeden Avrupalılar bunu çok daha acımasız bir şekilde Amerika'larda plantasyon sistemi kurarak uyguladılar. İngiliz sermayesinin bugünkü ABD'nin güneyinde yarattığı plantasyon sistemi ise öncekilerden farklı olarak kapitalist üretime yönelmişti. Bu şekilde bir yandan İngiltere'de şeker gibi bazı tüketim mallarının maliyeti düşürüldü. Öte yandan da özellikle tekstil sanayisinin girdisi olan pamuk sağlandı. 'Britanya fabrikasında sermayenin emek üzerinde gerçek boyunduruk kurması ve Avrupa'da "özgür" ücretli emeğin yerleşmesi, asli ön koşulu ve "ana kaidesi olarak Yeni Dünya'daki mutlak köleliği" gerektiriyordu'.(9)

Tartışmalı Konular

Altıncı bölüm Hollanda, İngiltere ve Fransa'da "klasik" burjuva devrimlerinin kapitalist niteliğini ve uluslararası ilişkilerin buralarda oynadığı rolü tartışıyor. Hollanda devrimi bir burjuva devrimi olmakla birlikte, özellikle Fransa devriminin tüm halk kesimlerince başlatıldığı ve 1793'e kadar ilerletildiği gözönüne alınırsa burjuva devrimi olarak nitelenmesine katılmıyorum.(10) Yazarlar esas olarak sonuçta kapitalizmin önünü açtığından yola çıkarak burjuva devrimi olarak niteliyorlar.

Yedinci bölüm Asya'da Hollanda sömürgeciliğini ele alıyor. Önce Güneydoğu Asya'daki adalarda sömürgeciliğin gelişimi inceleniyor. Ardından Hindistan'daki haraççı düzenin işleyişi ve Avrupalı şirketlerin bu sistemle nasıl bütünleşip onu kullandığı açıklanıyor. Hollanda şirketi VOC'un yalnız ticaret yapmanın ötesine geçip "Hint Okyanusu kıyıları boyunca, liman şehirlerinde üretim, depolama ve dağıtım işleriyle uğraşan fabrikalar"(11) kurdukları ve buralarda binlerce insanı çalıştırdıkları anlatılıyor. Böylece işgücünün yetersiz ve pahalı olmasından ötürü Hollanda'da yapılamayan yatırımlar Hindistan'da gerçekleşiyordu.

Sekizinci bölüm Batı'nın yükselişi üzerine tartışmalara ayrılmış. Bu arada İngiltere'nin Hindistanı sömürgeleştirmesinin, sanayileşmesini nasıl hızlandırdığı da ayrıntılı şekilde analiz ediliyor.

Bu bölümde dünya-sistemleri kuramı(DSK) da dahil olmak üzere daha önceki alternatif (ya da revizyonist) "Batı'nın yükselişi" değerlendirmelerinin Avrupamerkezcilikten kurtulamadıkları ve hakim paradigmayı yerinden etmeyi başaramadıkları ifade ediliyor. Benzer bir iddiada bulunan Andre Gunder Frank da sermaye birikiminin Avrupa'da başlamadığını beş bin yıldır farklı coğrafyalarda gerçekleştiğini söylüyor. Birinci bölümde de sermaye birikiminin 16. yüzyıldan önceye uzandığına ilişkin değerlendirme yapan başka araştırmacılara (Mielants ve Janet Abu-Lughod) değinilmişti. Ancak DSK kapitalizmin Avrupa'da gelişmesiyle dünyanın diğer bölgelerinde imparatorlukların yıkılması ve buralarda zora dayalı sömürü biçimlerinin kurumlaştırılması arasında ilişki kuruyor. Kitabın yazarları bu değerlendirmeyi benimsemekte ve diğer analizlere temel olarak almakla birlikte, bunun Avrupa dışındakilerin failliğinin gözardı edildiği bir şekilde yapıldığını öne sürüyor.

M.Ö. üçüncü bin yılda Mezopotamya'dan başlamak üzere 16. yüzyıla kadar birçok yerde sermaye birikiminin gerçekleştiği bir gerçektir. Ancak bunlar ya devlet denetimi altındaydı ya da nesilden nesile aktarılan şirketleşmiş bir sermaye birikimi değildi. Ticarete dayalı bu sermaye birikimi belirli bir zenginlik yaratıldıktan sonra ya toprağa yatırılıyordu ya da yalnızca bu zenginliği koruyacak bir işletme sermayesine dönüşüyordu.(12) Sözgelimi Çin'de sermayenin güçlenmesi dönem dönem tuz ya da demir gibi temel ihtiyaç ürünlerinin devlet tekeline alınmasıyla engellendi. İtalya kent devletlerinden Venedik dahi ekonomik etkinliklerin düzenlenmesinde önemli ölçüde rol oynuyordu.(13) Sonuçta Venedik'te biriken sermaye finansallaşarak başka bir yere akmadı. Tarihsel olarak devlet denetiminden çıkan ve sürekli büyüme dinamiği geliştiren ilk sermaye birikimi Ceneviz'de oldu. Cenevizliler aynı zamanda Amerika'ya sefer projesini İspanya devletine önererek ve finanse ederek, sermayenin devleti kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmesinin de başlangıcını yapmış oldular.

Sonuç

Dolayısıyla DSK'nı geliştirenleri tarihsel kapitalizmi 16. yüzyılda başlattıkları için Avrupamerkezci olarak nitelemek ikna edici değil. Aksine her sermaye birikimini kapitalizm olarak dünyanın her yerinde görmek Avrupa'ya özgü bu gelişmeyi normalleştirmek, sanki zorunlu bir gelişmeymiş gibi göstermek anlamına da gelebilir. Oysa kapitalizm Avrupa'daki feodal devletlerin ekonomi üzerinde kendi kriterlerine göre bir denetim kurmamış olmasından ve bunun sonucu olarak ahlaki ekonominin kırılganlaşmasından kaynaklı bir gelişmedir. Kapitalizmin ortaya çıkışını toplumsal evrimin zorunlu bir durağıymış gibi ele almak Avrupamerkezci çizgisel tarih anlayışını benimsemek anlamına gelir.

Üzerinde 40 yıl çalışılmış dahi olsa bir teorinin küresel bir olguyu tam olarak açıklayamamış olması çok doğaldır. Bu anlamda ne kadar eleştirel yaklaşmış olsa da ben bu kitabı daha çok dünya-sistemleri kuramına bir katkı olarak görmekten yanayım. Bu arada özellikle Hollanda'nın yükselişini analiz ederken yazarların dünya-sistemleri kuramcısı Giovanni Arrighi’nin Uzun Yirminci Yüzyıl(14) adlı yapıtına referans verdiğini belirtmekte yarar var. Gerek kitaptaki yaklaşım gerek DSK Batı'nın yükselişine Avrupamerkezci yaklaşımlara güçlü eleştiriler getiriyorlar. Moğol ve Osmanlı İmparatorluklarının bu süreçte oynadığı roller kapitalizmin gelişmesini hazırlayan koşulları açıklamak açısından önemli. Bu anlamda her ne kadar yazarlar o kuramı benimsememiş dahi olsa DSK'nın eksik bir yönü bu kitapla tamamlanmış oluyor. Tüm bu teorileri de kapitalizmin ileride alacağı biçimleri anlamak açısından önemsiyorum. Umalım ki bu tartışmalara daha geniş kesimler konuyu derinleştirerek katılsın ve evrensel bir bakışla kapitalizmin gelişmesini anlayalım ve önümüzdeki dönem için olası senaryoları netleştirebilelim.

---------------------
1. Alexander Anievas, Kerem Ni̇şancıoğlu, Batı’nın Egemenli̇ği̇ Nasıl Kuruldu?, Yordam Kitap, 2019.
2. a.g.e. sf:18-19
3. a.g.e. sf:62
4. a.g.e. sf:92
5. a.g.e. sf:93
6. a.g.e. sf:95
7. a.g.e. sf:124
8. a.g.e. sf:154
9. a.g.e. sf:191
10. Bu konuda daha fazla detay için: https://ekoloji.org/te-grubu-hakkinda-2/31-komunalizm/73-murray-bookchin-ve-devrime-bakis
11. a.g.e. sf:267
12. Burada tarih boyunca yapılan her ticaretin de sermaye biriktirmeye yönelik olmadığını belirtmekte yarar var. Sözgelimi Avustralya aborijinleri de farklı bölgelerden gelenlerin ürünlerini değiş tokuş ettikleri büyük pazarlar kurmuşlardır. Burada yapılan alış-verişin amacı diğer bölgelerde üretilen araçlara ya da başka ürünlere ulaşmaktır, sermaye biriktirmek değil. Aynı şekilde arkeolojik bulgulara göre her açıdan kendilerine yeten İndus Vadisi uygarlığının neden Mezopotamya'daki uygarlıklarla ticaret yaptığı anlaşılamamıştır. Ancak muhtemelen kültürel alışverişin ötesinde bir amacı yoktu.
13. Gemileri kiralamak gibi devlet düzenlemelerine örnekler için: http://www.theworldeconomy.org/impact/The_Venetian_Republic.html
14. Giovanni Arrighi, Uzun Yirminci Yüzyıl, İmge Kitabevi Yayınları, 2016
Arrighi’nin bu tartışmalara bir diğer önemli katkısı için:
Giovanni Arrighi, Adam Smith Pekin'de, Yordam Kitap, 2009