Ekolojik ve toplumsal sorunların iç içe geçtiği ve giderek şiddetini arttırdığı bir çağda yaşıyoruz. Bir yanda giderek artan gelir dağılımındaki adaletsizliğe eşlik eden ekonomik ve sosyal yoksulluk ve yoksunluk durumu, öte yanda ekolojik problemlerin daha hissedilir olduğu bir ekosistem. Gerek toplumsal dünyamızda gerek insansız doğadaki yoksunluk ve erozyon, birbiriyle yarışmakla kalmıyor adeta içiçe geçip çığ topu gibi büyüyor. Öyleki önceleri sadece ekoloji-yeşil çevrelerde dillendirilmeye çalışılan iklim değişikliği meselesi, ki günümüzün en acil ve önemli meselelerinden biridir, Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin yayımladığı son rapor (1) ile magazin programlarını bile süslemeye başladı.

Bir dostum bir defasında, Marx ile ilgili bir şeyler yazmanın- hele hele bu hakim kabulun dışında bir şeyse - "sırat köprüsünden" geçmek gibi olduğunu söylemişti. O vakit pek dikkate almadığım bu kaygıyı şimdi daha iyi anlayabiliyorum. Ama gene de bu "sırat köprüsü" kaygısının altını biraz deşmeye çalışsak iyi olabilir.

 Yazar: Peter Staudenmaier

“İnsanlığı doğadan, hayatın bütünlüğünden ayırmanın onun kendi yıkımına ve ulusların yokoluşuna sebep olduğunu anlamış bulunuyoruz. İnsanlık ancak hayatın bütünlüğüne yeniden eklemlenmek suretiyle güçlü olabilir. İşte bu, çağımızın biyolojik yükümlülüklerinin temel direğidir. İnsanoğlu tekbaşına düşüncenin odağı olamaz artık, olsa olsa hayatın bütünlüğüdür düşüncenin odağı… Hayatın bütünlüğüyle bağlantı kurmaya yönelik çabalar, içine doğduğumuz doğanın kendisiyle birlikte Nasyonal Sosyalist düşüncenin en derin ve doğru özüdür”(1).

Türkiye’nin büyük bir ekonomik ve siyasi kriz yaşamakta olduğu bu günlerde Bergama direnişi 10.yılını tamamladı. Kimilerine göre siyasi krizin tetiklediği bir ekonomik kriz, kimilerine göre ise zaten uzun dönemdir Türkiye’nin bir türlü çıkamadığı ekonomik krizin sonucunda oluşmuş bir siyasal kriz ile karşı karşıyayız. Daha azınlıkta olanlara göre ise kriz tamamıyla bir siyasal kriz niteliğinde. Her halükarda Türkiye büyük bir krizin içinde.

Giriş

AKP’li yıllar boyunca çevre politikasını değerlendirdiğimizde tüm resmi belgelerde ve yetkililerin söylemlerinde “sürdürülebilir kalkınma” lafzının hatırı sayılır bir ağırlığı olduğu görülmektedir. Dahası “sürdürülebilir kalkınma” söyleminin sadece retorikte kalmadığını AKP hükümetleri dönemindeki on yıllık bir süreçte uygulana-gelen neo-liberal politikalar ile çevre politikalarının bir nevi tamamlayıcısı olarak ön plana çıktığını söyleyebiliriz.

Fikret Başkaya ile çok boyutlu, bir çok konuyu konuştuğumuz bir söyleşi yaptık.

Emet Değirmenci: Bildiğim kadarıyla siz Türkiye'de ekolojik krizi toplumsal krizin bir parçası olduğunu dillendiren ilk Marksistsiniz. Bu farkındalığa çok önce nasıl vardınız?

Fikret Başkaya: 1960- 1970 onyılı Birleşmiş Milletler Örgütü tarafından ‘birinci kalkınma on yılı' ilân edilmişti. Poitiers Üniversitesinde [Fransa] doktora öğrencisi olduğum yıllardı. Birleşmiş Milletler Örgütü o zaman Kanada başbakanı olan Lester B. Pearson başkanlığında bir komisyondan ilk onyılın bir değerlendirmesini istemişti. Hocam Prof. Jean Gabillard da benden Pearson Raporu'yla ilgili bir çalışma yapmamı istemişti. Pearson Raporu ve Azgelişmişlik başlığını taşıyan bir memoire hazırladım. Yaptığım çalışma işlerin yolunda gitmediği, sarpa sardığı sonucuna varıyordu. Kalkınma sorunuyla ilk yüzleşmem o çalışmayla oldu. Bu yaptığım ilk akademik çılaşmaladan biriydi. Diğeri de ‘Küba'da Planlamaydı'. Daha sonra "Azgelişmiş Ülkelerde Sayayileşme" başlığını taşıyan bir dokora tezi hazırladım. Tez de, olup-bitenlerin eleştirel bir değerlendirmesiydi. Yaptığım çalışmalarda kalkınma sorununa eleştirel bakıyordum ama itirazım bizzat kalkınmaya değil, onun kapitalist sistem dahilinde imkânsızlığı üzerineydi. 1980'lerin başından itibaren "sosyalist" denilen kalkınma modelinin de kapitalist kalkınma modelinden bir farkı olmadığını düşünmeye başladım. Zira her ikisi de daha çok üretim daha çok tüketim hedefine kilitlenmişti, üstelik her ikisi de ekolojik veçheyi dikkate almıyordu. 1984 yılında François Partant'ın ünlü eseri Kalkınmanın Sonu'nu Türkçeye çevirdiğimde kalkınma konusundaki görüşlerim daha da netleşti. 1994 de "Kalkınma İktisadının Yükselişi ve Düşüşü adlı kitabı yazdım. O dönemden sonra kabaca şu düşüceye ulaşmıştım: 1. Mevcut haliyle ‘kalkınma' denilen bir yutturmacadan ibarettir, tam bir saçmalıktır ve mümkün değildir; 2. Ekolojik veçheyi dikkate almayan bir kalkınma mümkün ve arzulanır değildir; 3. Her seferinde daha çok üretmeyi ve tüketmeyi hedef alan bir insan toplumunun bir geleceğinin olması mümkün değildir. Velhasıl sosyal krizle ekolojik kirizin birbirini besleyip azdırdığı sonucuna vardım.

Yazar: Sezgin Ata

EKOLOJİK KRİZİ BU KADAR ÖNEMLİ KILAN NEDİR?

Bugün hiç kuşkusuz tarihte görülmemiş boyutta bir krizle karşı karşıyayız: ekolojik kriz. Bu kriz, bir önceki kuşağa ait nükleer ve biyolojik Silahların gezegeni topyekûn imha etme tehdidinin kapsamını daha da genişleterek kıyametvari bir noktaya taşımıştır. Bu algı artık yalnızca bilim insanlarının ve düşünürlerin değil geniş insan kitlelerinin toplumsal bilincinde de gittikçe yer edinmeye başlamıştır.

Tanıl Bora ile söyleşi

Şadi İdem: Son dönemde çoğunlukla sosyal demokrasi / merkez sol odaklı da olsa, "sol düşüncenin" sorunları ve yeni bir sola ihtiyaç olduğu daha geniş bir kesimde yeniden tartışılmaya başlandı. Solu daha çok sosyalist-anarşist-marksist yelpazeyi içerecek şekildeşündüğümüzde, sizce "21.yüzyılın şafağındaki yeni bir sol tahayyülün nirengi noktaları neler olmalıdır?"

Son yıllarda sosyalizm ile ekolojiyi birleştirme çabası olarak oluşturulan ekososyalizm fikriyatı Kovel ve Löwy' nin kaleme aldığı ekososyalist manifestoyla yeniden gündeme geldi. Sosyalist ve yeşil/ekoloji çevrelerde yeterince tartışılmadığını düşündüğüm bazı konuları, Ekososyalist manifesto ve ekososyalizm bağlamında, bu kısa yazıda, yerim elverdiği oranda gündeme getirmeye çalışacağım.

Feminizm ve kadın sorununun revaçta olduğu dönemde sık sık Marksizm'in kadın sorununu sınıf eksenli siyasetin kuyruğuna taktığı tartışılırdı. Bu argümana karşı olarak da çoğu Marksist, aslında Marx'ın kadın meselesi üzerine de çok önemli tespitlerinin olduğunu savunup, Das Kapital'den ve Marx'ın külliyatından pasajları "kanıt" olarak ileri sürerdi