Ekonomi 21. yüzyıl insanı için kaçınılmaz olarak sürekli üzerinde düşünülen bir alan. Neredeyse her gün elimizdeki ya da kazandığımız parayı nasıl kullanacağımızı, neyi nasıl alıp tüketeceğimizi düşünüyoruz. Şu ya da bu ürün yerine diğerini alırsak ne kadar kazancımız olur? Ya da market yerine pazara gitmek bize ne kazandırır? ve diğer sorular. Eğer yeterli birikimimiz varsa işimiz daha da zor. Bu birikimi yatırım araçlarıyla mı değerlendireceğiz? Yoksa yeni bir bilgisayar, araba veya ev mi alacağız gibi sorular için saatlarce hatta günlerce düşünmemek elde bile değil. Çünkü geleceğe ilişkin belirsizlikler yanlış kararların çok pahalıya mal olmasına yol açabilir. Tüm toplumun bu gibi konulara harcadığı vaktin ekonomik değeri hesaplanabilmiş olsa belki de ulusal gelir ikiye filan katlanır.

Çin'e İlişkin Farklı Yaklaşımlar

Yakın zamana kadar Çin'e ilişkin iki uç görüş ağırlık kazanıyordu: Birincisi Çin'i Batılı emperyalist ülkelerin ucuz emek kullanarak üretim yaptığı ve kendi güçlerini bu şekilde artırdığı dışa bağımlı bir ülke olarak ele almaktı. Diğeri ise Çin'e emperyalizme karşı direnen ve diğer halkların umut kaynağı olan bir Üçüncü Dünya ülkesi olarak ele alan bakış açısıydı. Ancak yakın zamandaki gelişmeler her iki uçtan bakanların kafasını karıştırmış durumda. Dolayısıyla her iki bakışın da baştan hatalı olduğu yanları irdelemekte yarar var.

Fikret Başkaya'nın son kitabı “Çöküş” daha önceki kitaplarında olduğu gibi günümüze ışık tutan önemli perspektifler sunuyor. Dogmatik yaklaşımların çok yaygın olduğu ülkemizde bu anlamda önemli bir boşluğu doldurarak yeni tartışmaların önünü açıyor. Kitabın ilk bölümünde vurgulandığı gibi Karl Marx'ın düşünceleri kendisi “her türlü fetişizme karşı” çıktığı halde fetişleştirildi ve içi boşaltıldı; bürokratik örgütlerin ve devlet aygıtlarının kendilerini meşrulaştırdıkları bir dogmaya dönüştürüldü (Başkaya, sf. 17-18). Gerçekliğin, süreçlerdeki farklı veçhelerin ve belirleyiciliklerin diyalektik bütünlüğü göz ardı edildi. Oysa bu bütünlük “dinamik, hareket halinde, sürekli yenilenen”, dolayısıyla teorinin yenilenmesini zorunlu kılan bir bütünlüktür. Bu kitap da bunu kavramak yönünde atılmış etkili bir adım.

Fikret Başkaya ile söyleşi

Emet Değirmenci*

Fikret Başkaya: Şimdilerde ekonomik kriz, sosyal kriz, iklim krizi, ekolojik kriz, politik kriz, jeopolitik kriz, etik krizi (ahlaki çöküntü), değerlerin aşınması... Velhasıl bir dizi krizin birbirini azdırdığı bir durum ortaya çıkmış bulunuyor. Virüs bünyeyi sardı demek de mümkün. Ve mevcut durumu da zaten 'kriz' karşılamıyor. Artık söylemi değiştirmek, 'çöküşten' söz etmek gerekiyor. Zira, hiçbir şey eskisi gibi değil. Geri dönüşü olmayan eşik aşılmış bulunuyor.

Öncelikle ücretli çalışma sistemleri nasıl her yerde her dönemde birbirinin aynı değilse, değişim gösteriyorsa, kölelik sistemleri de aynı şekilde çok farklılıklar gösteriyor. Kölelik denince çoğu insanın aklına 19. yüzyılda ABD’de ve Latin Amerika’da Afrika’dan zincirlenmiş olarak getirilen köleler geliyor. Oysa Milattan Önce 5. ya da 6. yüzyılda Atina’ya gidecek olursak çok farklı bir köle görüntüsü ile karşılaşabiliriz.

Kapitalizm başlangıçta diğer ekonomik sistemlerle birlikte varoldu. Tarım ekonomisi farklı kurallarla yürürken, zanaatkarların yaptığı üretim ve ticaret, pazar ekonomisi içinde sermaye birikimi yarattı. 18. yüzyıldan başlayarak endüstriyel kapitalizm dediğimiz makinalaşmış, merkezi üretime dayalı kapitalizm egemen olmaya başladı. İkinci Dünya savaşından sonra geliştirilen teknolojiler ise daha önce düşünülemeyecek boyutta bir otomasyonu ve üretim patlamasını olanaklı kıldı.

Dünya Sağlık Örgütü sağlığı, kişinin ruhen, bedenen ve sosyal yönden tam bir iyilik hali olarak tanımlamaktadır. Buradan hareketle birinin sağlıklı olması demek sadece sakat ya da hastalıklı olmaması demek değildir. Bedeni kadar sosyal ilişkilerinin ve çevre ile ilişkilerinin de sağlıklı olması demektir. Bundan dolayı, pek çok düşünür bir toplumu ya da yaşam biçimini değerlendirirken en iyi göstergelerden birinin sağlık hizmetleri ve sağlık parametreleri olduğunu düşünmektedir. İnsana ve doğaya verilen değer insanların birbirleriyle ve doğal çevreleriyle kurdukları ilişkiler, bu ilişkilerden beslenen ya da beslenmeyen toplumsal, politik ve iktisadi ilişkilerine ve kurumlarına yansır. O yüzden bu yazıda sağlık ve ekolojiyle ilgili sorunlardan yola çıkarak egemen kalkınma anlayışının irdelenmesi amaçlanıyor.