Koronavirüs tüm dünyayı etkiliyor ve herkes kaygı içinde. Bu kaygıyı anlamamak mümkün değil, ama kaygının yalnız sağlıkla ilgili olmadığını çok boyutlu bir krizle karşı karşıya olduğumuzu da saptamak gerekiyor. Eve kapanmak durumunda olan insanlar yalnız virüs kapıp hastalanmaktan değil, hatta daha çok gelecekten kaygılanıyorlar.

Dolayısıyla hem bireysel perspektifle hem toplumsal mücadele açısından bu çok boyutlu krizler yumağını anlamak önemli. Bu yazıda iç içe geçen bu krizleri küresel bağlamda birbirleriyle bağlantıları içinde ele almaya çalışacağım. 

Pandemi nedeniyle yakın gelecekte hükümetlerin ve toplumların alacağı kararlar geleceğimizi belirleyecek. Bu, yalnızca düşük karbonlu yaşamlar yaratmaktan daha öte bir şey olmalı: Sosyal adaletin her alanına ışık tutabilecek türden…

Yıllardır ekoloji ve toplumun işleyişine kafa yoran biri olarak ben de “insan doğanın parçası olmayı bilmezse doğa ne yapacağını bilir” diyenlerdenim. Son zamanlarda daha da sıklaşarak doğanın kendi iç döngüleriyle yarattığı dinamikler, insanın doğa üzerindeki egemenliğine büyük ya da küçük ölçekte ‘dur’ diyor. İklim krizi nedeniyle ekstrem kuraklık, sel felaketi vb olaylar kitlesel zorunlu iklim göçlerine neden olmaya başladı. Ancak koronavirüs pandemisi şimdi bize küresel ölçekte başka şeyler söylüyor.

Endüstriyel gıdanın yetişme boyutunda kimyasallar; sosyal boyutunda ise tarım işçilerinin ağır çalışma koşulları, sosyal hakları, sendikasız mevsimlik tarım işçileri, çocuk işçiler, onların yaşam koşulları gibi adaletsiz üretim ilişkiler ağı gibi konular var. ‘Ne Yersen Osun’ konusuna sadece gıdaların içindeki zehirler değil; adaletsiz üretim ağları içinden yükselen ‘ahhh’ lar da dahil…

Bonobolar, şempanzeler ve hominid1 ailesinin diğer üyelerine göre en az araştırılmış ve henüz yeterince tanınmayan bir tür. Diğer türler 20. yüzyılın başından beri yakından incelenirken bonoboları gözlemlemeye yönelik çalışmalar ancak 1970'lerde başlamış. Bunun bir nedeni yalnızca Kongo Cumhuriyetinde belirli bir bölgede yaşıyor olmaları. Bir diğer neden de yakın zamana kadar ayrı bir tür olarak değil şempanzenin bir alt türü olarak görülmüş olmaları. Farklı bir tür olarak kabul edildikten sonra da ulaşım zorluğunun ötesinde Kongo Cumhuriyetinde yaşanan politik kargaşa o bölgede araştırma yapma olanaklarını belirli dönemlerde olanaksız kılmış. Sonuçta da bonoboların topluluk yaşamı diğer hominid türleri kadar detaylı bilinmiyor.

Tüketim çılgınlığının, doğada yarattığı “erozyon”la yeraltı suyu da kurutuyor. Yanlış arazi kullanımı, hayvancılık ve yanlış tarım uygulamaları toprakları çölleştirirken, yağan yağmur suları erozyonla toprak kaybına neden oluyor.  Dünyanın tatlı suyu % 0.5′e düştü. Türkiye ve Ortadoğu’da yeraltı su seviyesi her yıl 2-5 m arasında düşmekte. İnsanlar ceplerinden her yıl daha da artan oranda para vererek daha derin kuyular açtırıyor.

27 Mayıs Darbe Korkusu

Darbe en kaba hali ile halkın yönetiminde zaafları olduğunu gören silahlı kuvvetlerin silahından ve hiyerarşisinden aldığı güç ile demokrasiyi ortadan kaldırmasıdır. Bilindiği üzere böyle dönemlerde işçi haklarından söze edilemez.

Bazı kavramların kutsal bir halesi vardır. Bu kutsal hale o kavramı tarihin ve mekânın dışına itip, tartışmasız her daim “iyi” ve hayırlı bir anlamla yükler. Ne var ki kavramları bağlamından kopardığımızda, çoğu kez o kavramın birbirine zıt anlamlarla yüklenmesi pekâlâ mümkündür. Örneğin bugünlerde dilimize pelesenk olan “uzlaşmak” kavramını ela alalım. En basit tarifle uzlaşmak, tarafların karşılıklı olarak bazı taleplerinden vazgeçip, ortak bir noktada mutabık kalmaları anlamına gelir. İlk bakışta çok olumlu bir tavır olarak algılanan bu davranış, pekâlâ bir muharebenin ya da   savaşın her hangi bir anında, komutanlar tarafından yapılmış taktik bir manevraya da işaret edebilir. Öte yandan nerede uzlaşılacağı ve bu uzlaşmanın doğuracağı sonuçlar da meselenin bağlamından bağımsız ele alınamaz. Sorunları çözmeyi değil ertelemeyi hedefleyen bir uzlaşmaya sırf taraflar uzlaştı diye sevinmeli, böylesi bir tavrı hayırlı bir işmiş gibi alkışlamalı mıyız? O yüzden uzlaşmadan bahsederken gerçekte neyi talep ettiğimizi, nelerden vazgeçeceğimizi ve nihayetinde tüm bunların toplumsal ilişkilerimizi ve kurumlarımızı daha adil, daha demokratik ve daha iyi bir noktaya taşıyıp taşımayacağını da düşünmeliyiz.

Vicdan, ‘kişiyi kendi davranışları hakkında bir yargıda bulunmaya iten, kişinin kendi ahlak değerleri üzerine dolaysız ve kendiliğinden yargılama yapmasını sağlayan güç’ olarak tanımlamış Türk Dil Kurumu’nun sözlüğünde. Gelin son zamanlarda ülke olarak yaşadıklarımızı vicdanımızın süzgecinden geçirelim. Belki de böylece kesif sis perdesiyle örtülü yaşamlarımızdan aydınlığa çıkma fırsatımız olur, kim bilir.

İlk olarak son dönemde Türkiye’de yaşanan gelişmelere nasıl tepki ver(me)diğimizin muhasebesini yapmalıyız elbette. Ardından demokrasi, özgürlük gibi değerleri sadece bizim gibi olanlar söz konusu olduğunda değil, ‘öteki’leştirilen herkes için su gibi, ekmek gibi, hava gibi hayati bir değer olarak savunup savunmadığımızı tartmalıyız vicdanlarımızda. Son günlerde ülkemizde yaşadıklarımızı daha doğrusu yaşananlara verdiğimiz tepkileri vicdan imbiğinden geçirdiğimizde manzaranın iç acıcı olduğunu söylemek mümkün değil maalesef. Hükümetiyle muhalefetiyle siyasi partilerin çoğu gibi kamuoyu olarak, bizim de bu manzaradan muaf olduğumuzu söyleyebilir miyiz?

Son günlerde Fransız Parlamentosu’nda kabul edilen “Ermeni soykırımının inkârını cezalandıran yasa”ya verilen tepkilere yoğun olarak tanık oluyoruz. Bu yasanın neden çıktığı ve çıkış zamanı üzerine muhtelif yorumlardan geçilmiyor malûm. Bir yenisine daha ihtiyaç olduğunu düşünmüyorum doğrusu.

Yasalar ile tarihin yazılamayacağını, ifade özgürlüğünü engelleyen her türlü yasanın ya da çabanın hangi parlamentodan, hangi toplumsal kesimden ya da ülkeden gelirse gelsin anti-demokratik olduğunu ifade etmeme gerek var mı bilmiyorum. O yüzden bugün Fransız Parlamentosu’nun bu yasayı çıkarmakla özgürlükler hanesine kara bir leke sıçrattığı doğrudur.

İnsanlık kabile toplumlarından krallıklara ve kent uygarlıklarına geçtiğinde farklı etnik kökenlerden gelen insanlar birarada yaşamaya başladı. Krallıklarda bir kavim diğerlerini boyunduruk altına aldı, kimi kent uygarlığında ise farklı kavimlerden insanlar eşitlik içinde yaşadı. Bu dönemde kimi despot krallar ya da imparatorlar zaman zaman bir kavmi tümüyle yok etmeye çalışmışlarsa da genel olarak etnik kimlikler birbirlerinin dillerine, kültürlerine karışmadan yaşadılar. Roma İmparatorluğunda yıkılmaya yakın dönemde paganların zorla hıristiyanlaştırılması, İslamın zorla yayılması bunun diğer istisnaları olarak ortaya çıktı.